SON DAKİKA
Hava Durumu

Genç Cumhuriyet’in uluslararası hukukta egemenlik sınavı: Bozkurt–Lotus Davası

1926’da Ege’nin uluslararası sularında 8 Türk denizcinin ölümüyle sonuçlanan Lotus ve Bozkurt gemilerinin karıştığı kaza sonrası tutuklanan Fransız kaptanı, Türk mahkemelerinin yargılama yetkisinin olmadığını öne sürünce iki ülke arasında ciddi bir kriz yaşandı.

Haber Giriş Tarihi: 12.05.2026 15:24
Haber Güncellenme Tarihi: 12.05.2026 16:40
Kaynak: P. Şehrengiz Dergisi
Genç Cumhuriyet’in uluslararası hukukta egemenlik sınavı: Bozkurt–Lotus Davası

Yazan: Av. Arda BARUTCU

Tarih 2 Ağustos 1926… Adli kapitülasyonların kaldırıldığı Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve Cumhuriyet’in ilanının üzerinden neredeyse 3 yıl geçmişti. Ege’nin uluslararası karasularından yaşanan deniz kazası ve sonrasındaki gelişmeler, Fransa ile Türkiye’yi karşı karşıya getiriyordu. İstanbul Kuruçeşme’den Mersin’e seyir halindeki Türk bandıralı “Bozkurt” vapuru ile Beyrut’tan İstanbul’a yol alan Fransız “Masejeri Maritim” şirketine ait “Lotus” gemisi, gece saatler 23:30’u gösterdiği sırada Midilli Adası yakınlarındaki Sığrı Limanı açıklarında çarpışıyordu. Gövdesinde oluşan ağır hasar nedeniyle su alan ve kısa sürede batan Bozkurt Vapurunun mürettebatından 8 Türk can veriyordu. Kaza sonrası Bozkurt’un yaralı-sağ olarak kurtarılan mürettebatıyla birlikte yoluna devam eden Lotus Gemisi, yükünü boşaltmak üzere İstanbul Limanı’na demir atıyordu.

Ancak 5 Ağustos 1926 günü, kazada vefat eden ve cesetlerine ulaşılamayan denizci ailelerinin şikâyetleri üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcısı Fuat Bey, olayla ilgili soruşturma başlatıyordu. Savcılığın talimatı üzerine Deniz Şube Müdürü Cemil Bey de Fransız bandıralı geminin mürettebatıyla birlikte limandan ayrılmasına izin vermiyordu.

FRANSIZ KAPTAN DEMONS TUTUKLANINCA

Sonrasında yaşananlar ise şu şekilde gelişiyordu:

Adli soruşturmanın ardından Lotus Gemisi’nin İkinci Kaptanı Fransız vatandaşı Jean Demons ile Bozkurt’un süvarisi Türk vatandaşı Hasan Kaptan, dönemin Türk Ceza Kanunu’nun 383. ve 455. maddeleri gereğince “Dikkatsizlik ve Tedbirsizlik Sonucu Ölüme Sebebiyet Verme’’ suçlamasıyla tutuklandı. Bu tutuklamalar, Cumhuriyet’in hukuk devrimleriyle önemli bir misyon yüklediği bağımsız Türk Adaletinin suç ve suçluya bakışının da bir göstergesiydi ve yargı kararını verirken şüphelilerin uyruğunu dikkate bile almıyordu. Ancak 8 Türk vatandaşının ölümüne sebebiyet vermekle suçlanan gemi kaptanlarından Fransız uyruklu Jean Demons’un tutuklaması, Türkiye ile Fransa’yı karşı karşıya getiriyordu.

İstanbul’da adli süreç devam ederken Fransız Denizcilik Cemiyeti, Fransa Hükümeti’ne başvurarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin olayla ilgili yargılama yetkisinin olmadığını, kazanın uluslararası karasularından yaşandığını belirterek konuya müdahale edilmesini istiyordu. Bunun üzerine Fransa, sert protestolarıyla Türk Hükümetinin ve dolasıyla Türk yargısının bir Fransız vatandaşı olan Kaptan Jean Demons’u tutuklama yetkisinin olmadığını öne sürüyordu.

TÜRKİYE’YE GÖNDERİLEN MİSYON ŞEFİ

Lotus’un kaptanının tahliye edilmesini Türk makamlarına defaten ileten Fransız Hükümeti, Jean Demons’u yargılama yetkisinin sadece ve sadece Fransız mahkemelerinde olduğunu iddia ediyordu. Hatta Fransız Dışişleri Bakanlığı’nca Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen 25 Ağustos 1926 tarihli notada; ‘’Türk makamlarının bu olaydan dolayı Fransız kaptanı tutuklayamayacağını, bu tutuklamanın hukuk kurallarına aykırı olduğunu ve Fransa ile Türkiye arasında tatsızlık doğuracağını’’ bildiriliyordu.

Türkiye Cumhuriyeti ise Fransa’ya “Yargının bağımsız olduğunu ve mahkemeye hiçbir suretle müdahale edilemeyeceğini’’ belirten karşı notayla cevap veriyordu. Diplomatik baskıları ve talepleri sonuçsuz kalan Fransız Hükümeti, bunun üzerine Misyon Şefi Bijure’yi temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gönderiyordu.

Dönemin Adalet Bakanlığı’ndan ve Ankara’daki temaslarından “Türk yargısının dışarıdan hiçbir müdahaleyi kabul etmediği gibi, konuyla ilgili bir müdahalenin söz konusu olamayacağı” cevabını alan Bijure, çaresiz ülkesine dönmek zorunda kalıyordu.

Poincare Jarger

“ÜÇ BEŞ TÜRK ÖLDÜ” DİYE!

Kazanın olduğu dönemde Fransa’da iç sorunlarla boğuşan Poincaré Hükümeti iktidarda bulunuyordu. Haliyle Bozkurt- Lotus olayına iktidarı kurtarıcı bir argüman olarak bakılıyordu. Başbakan Poincaré, kazadan 3 yıl önce Lozan görüşmelerinde kapitülasyonların kaldırılmasına karşı, İsmet Paşa’ya direnen bir politikacıydı. İktidarın etkisiyle Fransız basını da tüm gücüyle propaganda yapmaya başlıyordu. Gazetelerde açık denizlerde yaşanan bir kazanın ardından Fransız vatandaşlarının tutuklanamayacağını öne sürülüyordu. Haber ve yazılarda “hakaretamiz” kelimeler ile “üç beş Türk öldü” diye bir Fransız’ın Türkiye’de tutuklanıp yargılanamayacağı, Türklerin uluslararası hukuka vakıf olmadığı, Lotus kaptanının hapiste işkence gördüğü, hatta Fransa’nın Türkiye ile savaşı bile göze alması gerektiği” şeklinde suçlama ve tehdide varan ifadeler kullanılıyordu.

Türkiye’de ise durum çok daha farklı ve sağlıklı bir bakışla değerlendiriliyordu. Kamuoyunda olaya sadece “Bir Türk vapurunu batırıp, 8 Türk’ün ölümüne neden olan Fransız gemisinin kaptanının yargılanması” gözüyle bakılıyordu. Bu nedenle Türk Hükümetinin resmi mesajları gibi Türk basınında da günlerce “Bağımsız Ülkenin Bağımsız Mahkemelerine Fransızlar Müdahale Edemez!” şeklinde başlıklar atılıyordu.

TÜRKİYE’DEKİ YARGILAMA SÜRECİ

İki ülkenin dışişlerinde bu savaş yaşanırken, ortada Fransızların görmek veya kabul etmek istemediği bir gerçek vardı. Bu gerçek ise; yeni Türk Cumhuriyeti bir ceza kanununa sahipti ve bu kanunun 6. maddesi gereği davaya bakmakla yetkili olan adli makam Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleriydi.

Bu süreç dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) Bey tarafından Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’e tüm detaylarıyla aktarılırken, yürürlükte olan 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun hükmü de açıktı:

“Bir yabancı dördüncü maddede yazılı cürümlerden başka, Türk kanunlarına göre aşağı haddi bir seneden eksik olmıyan şahsi hürriyeti bağlayıcı bir cezayı müstelzim cürmü yabancı memlekette Türkiye’nin veya bir Türk’ün zararına işlediği ve kendisi Türkiye’de bulunduğu takdirde Türk kanunları mucibince ceza görür.’’

Nihayetinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığının hazırladığı kazayla ilgili iddianamede; Türk Ceza Kanunu’nun 383. ve 455. maddeleri gereğince her iki kaptan da cinayete sebebiyet vermekle suçlanıyordu. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin iddianameyi kabul etmesinin ardından, davanın ilk duruşması 28 Ağustos 1926 günü gerçekleştiriliyordu. Duruşmada, Fransız Kaptan Demons, Türk mahkemelerinin “kendisini yargılamaya yetkisi olmadığı” şeklinde savunma yapıyordu. Mahkeme başkanı ise, bilirkişi heyetinin raporu hazırlanıncaya kadar her iki kaptanın da tutukluluk halinin devamına, ayrıca gemi mürettebatının da dinlenilmesine karar veriyor ve duruşmayı 12 Eylül 1926 tarihine erteliyordu.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu ara kararının ardından Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Ali Fethi (Okyar) Bey ile yaptığı görüşmede Kaptan Demons’un tutukluluk haline son verilmesini istiyordu.

Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk ile...

ADLİ KAPİTÜLASYONLAR TARİH OLDU

Bu talep detaylarıyla Ankara’ya aktarılırken, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey (Bozkurt) geri adım atmıyordu. Fransız kaptanın serbest bırakılmasının Türkiye’nin ve Türk yargısının uluslararası saygınlığına gölge düşüreceğini belirten Mahmut Esat Bey, Osmanlı döneminde uygulanan adli kapitülasyonların Lozan Antlaşması’yla yürürlükten kalktığını hatırlatıyordu. Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin kişinin uyruğuna göre karar vermediğini, kanunlar önünde herkesin eşit olduğunu vurguluyordu.

Sonunda İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 12 Eylül 1926 tarihli ikinci duruşmasında bilirkişi heyeti tarafından hazırlanan kaza raporu görüşülüyordu. Raporda her iki kaptanın da hatalı olduğu belirtilmekteydi. Nitekim kaptanlar da bu hususları doğruluyordu. 14 Eylül’de Savcı Fuat Hulusi Bey, mütalaasında her iki tarafın da suçunun sabit olduğunu belirterek, kaptanların en az birer yıl hapis cezasına çarptırılmasını talep ediyordu. 15 Eylül 1926 tarihli celsede ise Mahkeme Reisi Ali Fehmi Bey kararını açıklıyor, olayın sorumluları dönemin kanunlarına göre hataları derecesinde ceza alıyordu. Lotus’un kaptanı Demons, 2 ay 20 gün ağır hapis ve 22 lira para cezasına, Bozkurt gemisinin süvarisi Hasan Kaptan ise 4 ay ağır hapis ve 33 lira para cezasına mahkûm ediliyordu.

DAVA LAHEY ADALET DİVANI’NDA

Mahkemenin bu kararının ardından Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve Başbakan İsmet Paşa ile görüşen Mahmut Esat Bey, iki ülke arasındaki hukuki uyuşmazlığın Lahey Adalet Divanı’na götürülmesi gerektiğini söylüyordu.

Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey, Türkiye’nin haklılığını uluslararası mahkemede çözmenin hukuksal olarak dava kazanılsa da kazanılmasa da memleketin onurunu ve şerefini zedelemeyeceğini ifade ediyordu. Mahmut Esat Bey, bu görüşmenin detaylarını hatıratında şu şekilde kaleme alıyordu:

‘’Bir gün Atatürk ve İnönü beni nezdlerine çağırdılar. Meseleyi bir daha izah etmemi emrettiler. Anlattım ve sözlerimi şöyle tamamladım: ‘Paşam, Lahey Adalet Divanına gidelim, kimin haklı olduğu meydana çıksın. Ben hakkımızdan eminim. Müsaade ederseniz davamızı ben müdafaa edeyim. Kaybedersem memlekete bir daha dönmem. Fakat kazanacağız. Hem Adalet Divanı önüne gitmeden Fransızların dediğini yapacak olursak Fransız Devletinin tehditleri karşısında boyun eğmiş olacağız, bu da onlara diğer meselelerde aynı tehditleri öne sürdürmek cesaretini verecektir. Halbuki Lahey Divanına gidersek davayı kaybetsek dahi şeref ve haysiyetimiz zedelenmez. Zira milletlerarası bir mahkemenin hükmüne uymak şerefsizlik değil, bilakis büyük şereftir.’

Bu sözler üzerine Atatürk bana şu şekilde cevap verdi: ‘Güle güle git kazanacaksın, kazanmasan da memleket seni bağrına basacaktır.’”

Mahmut Esat Bey, ayrıca dönemin gazetelerine konu hakkında şu beyanları veriyordu:

“Davamızda çok haklıyız. Böyle kati ve samimi bir kanaatle hakkımızı müdafaaya gidiyoruz. Şu kadarını söyleyebilirim ki, Türk adliyesinin “Bozkurt-Lotus” hadisesinde kullandığı yetki, benzer vakalarda bütün medeni milletlerce kabul edilen ve tatbik olunan usulün aynıdır. Fransızlar bizzat böyle hareket etmişler ve etmektedirler. Türk milleti de aynı hakkı kullanmaktan başka bir şey yapmış değildir. Bağımsızlığına sahip medeni bir millet sıfatıyla böyle hareket etmekliğimiz icap ederdi ve öyle yapıldı. Devletler hukuku esaslarına muhalif hareket etmedik. Türk adliyesi en medeni ve hukuk sahasında en ileri milletlerin kanunlarıyla, teşkilatıyla ve zihniyetiyle donanmıştır. Bozkurt-Lotus davasını böyle görmek ve bu bakımdan anlamak lazımdır. Çünkü dava bu esaslara göre idare edilmiştir.”

Lahey Divanı

“HAKKIMIZI MÜDAFAA EDİYORUZ”

Mahmut Esat Bey, yine konuyla alakalı olarak bir başka beyanatında şu ifadeleri kullanıyordu:

“Mesele bazılarınca belki küçük görünebilir. Fakat hakikat Türk adliyesinin medeni milletler adliyesine eş olarak bağımsızlık davasıdır. Fazla bir şey istediğimizde yoktur. Bazı Fransız gazetelerinin ve bazı insaflı Fransızların itiraf ettikleri üzere kapitülasyonlara alışık olanların Lozan Barış Antlaşması icabınca memleketimizde Türklüğün lehine meydana getirilen yeni vaziyete alışmaları zordur. Fakat Türk Milleti eski devirlerle alakadar en küçük bir ananenin iadesine razı olamaz. Dikkat etmek lazımdır ki, bu cephede açılacak en ufak bir gedik milletin hakimiyeti hesabına çok acı teamüllere varabilir. Mazinin bu teamülleri ise meçhulümüz değildir. Davamızın her medeni millete yapılan muamelenin bizden esirgenmesine tahammülü yoktur. Buna tahammül etmemek bizim hakkımızdır. Hakkımızı müdafaa ediyoruz.”

Mahmut Esat Bey’in de beyanlarından anlaşılacağı üzere hükümet ve Adalet Bakanı için mesele bir dava olmanın yanı sıra, bir ülkenin bağımsızlığıydı. Lozan’da büyük mücadeleler ile kaldırılan adli kapitülasyonları başka devletlere bir daha yaşatmama meselesiydi. Mahmut Esat Bey’in kararlılığı ve hükümetin tutumundan en ufak bir şüphe duymaması sonucunda, Bozkurt-Lotus davasının Lahey Adalet Divanı’na götürülmesi kararlaştırdı. Mustafa Kemal Atatürk tarafından davayı takip müzakere ve müdafaa için Mahmut Esat Bey görevlendirildi. Dışişleri Bakanlığı’nın 22 Eylül 1926 tarihinde Mahmut Esat Bey’e bu konuda yetki vermesi önerisi İcra Vekilleri Heyeti tarafından aynı gün kabul edildi.

TÜRK HEYETİ LAHEY’DE

Mahmut Esat Bey’in başkanlığında Profesör Cemil Bey ile Hukuk Müşaviri Veli Bey’in Lahey’e gitmesi kararlaştırılıyordu. 23 Eylül’de İstanbul’dan hareketle 27 Eylül’de Cenevre’ye ulaşan Türk heyeti, Fransız heyetiyle birlikte tahkimname yani “bir anlaşmazlığın hakem tarafından çözülebilmesi için taraflarca yapılan yazılı sözleşmeyi” imzalayıp, Lahey Adalet Divanı’na sunuyorlardı.

Bu arada Mahmut Esat Bey’in teklifi üzerine Lahey Adalet Divanı’na üye olarak bir Türk hâkimin de katılmasına karar veriliyordu. Bunun üzerine Türk Hükümeti, bu azalığa İstanbul hakimlerinden Feyzi Daim Bey’i tayin ediyordu. Sonrasında uyuşmazlığı ele alan Lahey Yüksek Adalet Divanı’nda, ilk olarak şu soruya yanıt aranıyordu:

“Türkiye, Kaptan Jan Demons’u tutuklamakla devletler arası hukuka uygun hareket etmiş midir?”

Olayın Lahey’e bu şekilde sunulmasının aleyhlerine olacağını öngören Mahmut Esat Bey, Türkiye’ye kanıtlama yükümlülüğü doğuran bu soruya itiraz ediyordu. İtirazın kabul edilmesiyle birlikte tahkimnamedeki soru şu şekilde değiştiriliyordu:

“Türkiye, Kaptan Jan Demons’u tutuklamakla devletler arası hukuka aykırı hareket etmiş midir?”

LOZAN’IN 28. MADDESİNE VURGU

Mahmut Esat Bey’in zekice müdahalesi sonucu iddiayı kanıtlama yükümlülüğü Fransa’ya bırakılıyordu. Fransa, olayın Türk toprak ve karasuları dışında meydana geldiğini ve Türk mahkemelerinin açık denizde Fransız gemisi üzerinde işlenen bir suçla ilgili davaya bakmaya yetkili olmadığını öne sürüyordu.

Türkiye ise 6 Ağustos 1927 günü verdiği cevapta uluslararası hukuk ilkelerinin devletlere kendi toprakları haricinde kanunların cinayet saydığı bir suçu gerçekleştirdikten sonra ülkeye gelen bir vatandaşı yargılama hakkı verdiğini, ilgili deniz kazasında yaşananların da bu nitelikte olduğunu belirtiyordu. Aynı cevapta Fransa’nın Türk mahkemesinin hapis ve para cezasına çarptırdığı Lotus’un gemisinin kaptanının kefaletle serbest bırakılması isteminin de Türkiye’nin adli yetkisini tanıdığı anlamına geldiği vurgusu yapılıyordu.

Bunun yanı sıra, kazada ölenlerin eşlerinin ve çocuklarının Türk adaletine başvurmaları ile davanın açıldığını, o sırada her iki gemi kaptanının da kendi istekleri ile geldikleri Türk topraklarında bulundukları için tutuklandığını ve yargılandığı hatırlatılıyordu.

Mahmut Esat Bey, dava boyunca Fransızların aynı iddialarla savunma yapmaları üzerine, Türkiye’de yapılan yargılamalarda Türk mahkemelerinin eşitliği bozmadan davrandığını, yabancı uyruklu kişilere işledikleri veya karıştıkları sular nedeniyle kendi ülke mahkemelerinde yargılanma hakkı tanıyan Osmanlı döneminin adli kapitülasyonlarının Lozan Barış Antlaşması’nın 28. maddesi ile kaldırıldığını dile getiriyordu.

Kazanın temsili görseli

CUMHURİYETİN ULUSLARASI HUKUK ZAFERİ

Ve en nihayetinde Lahey Adalet Divanı, uyuşmazlığa ilişkin kararını 7 Eylül 1927 tarihinde açıklıyordu.

Kararda; Lozan Barış Antlaşması’nın 28. ve ona ekli olan “İkamet ve Adli Yetki Sözleşmesi’nin” 15. maddelerine gereğince kapitülasyonların kalktığı ve Türk adli makamlarının bu davaya bakma yetkisini sınırlayacak uluslararası bir kuralın bulunmadığı ilan ediliyordu. Kazayla ilgili Türk tarafının tezi haklı bulunuyor, Kaptan Demons’un tazminat talebini de reddediliyordu.

Oy çokluğuyla verilen kararda şöyle deniliyordu:

“1- 2 Ağustos 1926 tarihinde Fransız Lotus vapuru ile Türk Bozkurt vapurları beyninde vukua gelen müsademe neticesinde ve Fransız vapurunun İstanbul ‘a vusulünü müteakib Türk kanunlarına tevfikan Lotus vardiyasında kumanda eden mülazım Desmons aleyhine Bozkurt rakeblerinden sekiz Türk tebaasının ölümü dolayısıyla takibat-ı cezaiye icra etmekle Türkiye 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan İkamet ve Salahiyet-i Kazaiye Ahidnamesinin 15inci maddesi hilafında Hukuk-ı Düvel prensiplerine mugayir hareket etmemiştir;

2-Binaberin Türkiye’nin mülazım Desmons aleyhine takibat icra etmekle hukuk-ı düvel prensipleri hilafına hareket ettiğinin tahakkuku şartıyla mumai leyhe itası tezekkür edilecek olan tazminat hakkında ita-yı karara lüzum görmemektedir.”

İşte bu karar, Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulanan hukuk sisteminin egemenlik haklarına dayalı çağdaş hukuku referans aldığının kanıtı oluyor ve kapitülasyonlar döneminin geride kaldığını belgeliyordu. Yine bu karar Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alandaki ilk hukuki başarısı olarak tarihe geçiyordu.

BOZKURT HEYKELİ VE LOTUS PRENSİBİ

Bu dava sonucunda açıklanan karar, Lotus Prensibi veya Lotus Yaklaşımı olarak uluslararası hukuk literatürüne geçiyordu. "Açık Denizlerin Serbestliği İlkesi" adı altında, Lotus Yaklaşımı; 1958 tarihli "Cenevre Açık Deniz Sözleşmesi’nde sözleşmeye taraf tüm ülkeler için kural haline getiriliyordu.

Ayrıca Lahey Adalet Divanı tarafından Atatürk’e hediye edilmek üzere yaptırılan tunçtan bozkurt heykeli, Türkiye Cumhuriyeti temsilcilerine teslim ediliyordu.

Dönemin önemli hukukçularından Nihat Erim’in dediği gibi ‘’Bozkurt-Lotus davası, Lozan’ı tatbikat sahasında perçinlemiştir. Bu başarıyı kazanan Mahmut Esat Bey o tarihte henüz 35 yaşında idi. Bu yalnızca genç Mahmut Esat Bey’in değil genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bir zaferiydi…

Bu zaferin bir nişanesi olarak 1934’teki Soyadı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte bizzat Atatürk tarafından Mahmut Esat Bey’e “Bozkurt” soyadı veriliyordu. 1935 yılında Mason localarının kapatılmasında da önemli rol oynayan Mahmut Esat Bozkurt, geçirdiği beyin kanaması nedeniyle 21 Aralık 1943’te 51 yaşındayken vefat ediyordu. Mahmut Esat Bozkurt, kahramanlarımızın kanlarıyla temelini attığı Türkiye Cumhuriyeti’nin sigortası olan Türk Hukuk Devrimi’nin en önemli mimarlarından biri olarak tarihe adını yazdırıyordu.

****

Kaynaklar:

*Mahmut Esat Bozkurt-Toplu Eserler II (Yayına Hazırlayan Şaduman Halıcı)-Kaynak Yayınları

*Elçin Yılmaz, Bozkurt-Lotus Davası, www.ataturkansiklopedisi.gov.tr

Kaynak: P. Şehrengiz Dergisi

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.