OSMAN GÂZÎ’NİN 700/1300-1301’DE YENİŞEHİR’DE BASTIRDIĞI ÜÇÜNCÜ SİKKESİ - 3

Osman Gâzî’nin üçüncü sikkesinin ortaya çıkışı, her şeyden önce ilk sikkenin “sahte” olup olmadığı iddiâlarını ikinci sikkeden sonra daha da kuvvetle, artık ortada hiçbir şüphe bırakmayacak bir biçimde ortadan kaldırması bakımından büyük bir değer taşımaktadır.

Haber Giriş Tarihi: 14.05.2022 15:45
Haber Güncellenme Tarihi: 14.05.2022 15:45
https://www.bursasehrengiz.com/

Hakan YILMAZ

Araştırmacı-Yazar & Yeniçağ Tarihi Uzmanı

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sikkenin Konu İle İlgili Bilimsel Tartışmaları Kesin Olarak Sonuçlandırması Bakımından Önemi

Osman Gâzî’nin üçüncü sikkesinin ortaya çıkışı, her şeyden önce ilk sikkenin “sahte” olup olmadığı iddiâlarını ikinci sikkeden sonra daha da kuvvetle, artık ortada hiçbir şüphe bırakmayacak bir biçimde ortadan kaldırması bakımından büyük bir değer taşımaktadır. Bundan tam yirmi yıl önce Slobodan Srećković’in ilk sikke hakkında ortaya attığı isâbetsiz iddiâlar, kısa bir süre önce fotoğrafını neşrettiğimiz ikinci sikke ile şimdi ortaya çıkan bu üçüncü sikkenin çağdaş beylik sikkeleriyle benzer özellikler taşıması sâyesinde tamâmen yıkılmakta[1]; Osman Gâzî’nin düşünülenin aksine İlhanlı sikkeleri formatında, üzerinde darp yeri ve tarihi de bulunan çok sayıda sikkeler bastırdığı kesin bir sûrette ortaya çıkmaktadır. Tıpkı Srećković gibi, merhum Halil İnalcık’ın da yegâne olduğunu sandığı bu ilk sikkenin “bir antikacı tarafından uydurulduğu” ve “İbrahim Artuk’un bir makâlesiyle sikkenin sahte olduğunu duyurduğu” iddiâlarının gerçeği yansıtmayıp bir zuhûl ve yanılsama eseri olduğunu önceki makalemizde açıkça belirtmiştik[2]. İnalcık bu sikkenin “sahte olduğu” iddiâsını ortaya attığı sıralarda onun bu görüşü o zamanlar Şevki Nezihi Aykut’u da etkilemiş, “Osmanlı Sikkeleri” başlıklı makâlesinde: “Son zamanlarda bu sikkenin sahte olabileceğine dair görüşler vardır.” dediği gibi[3]; 2011 yılında kendisiyle yapmış olduğumuz görüşme sırasında da bize aynı iddiâyı benzer ifâdelerle tekrar etmişti[4]. İkinci sikkenin fotoğraf ve çizimlerinden sonra şimdi bu üçüncü sikkenin de ortaya çıkışıyla, ilk sikkenin orijinalliği üzerinde yaşanan tartışmalar artık yeni hiçbir delil ve materyale ihtiyaç bırakmayacak bir surette kesin olarak çözümlenmiştir.

Üçüncü Osman Gâzî sikkesi önceki diğer iki sikkenin orijinalliğini de güvenilir bir biçimde te’yid etmesinin yanı sıra, bir önceki makalemizde ikinci sikkenin ön ve arka yüz metinlerine dayanarak, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ve kurucusu hakkında ortaya atılan asılsız iddiâlara getirdiğimiz bilimsel çözümleri de daha kesin, belirgin ve kalıcı bir çizgiye taşımaktadır. Orada ikinci Osman Gâzî sikkesinin, Kuruluş devrinin iki yüz yılı aşkın bir süredir çözüme kavuşturulamayan en köklü tartışmalarını aydınlatacak şekilde; Osman’ın 699/1300’de gerçekten “ḫuṭbe” ve “sikke” esâsına dayalı bağımsız bir devlet kurduğuna ve “Şamanizm” ya da “Râfızî”lik iddiâlarının gülünç ve asılsız birer spekülasyondan ibâret olduğuna, Osmanlı Devleti’nin kurucusunun gerçek adının bizzat عثمان “ʿOs̱mān” olduğuna[5] kuşkusuz bir biçimde açıklık getirdiğini delilleriyle göstermiştik[6]. İkinci sikke hakkında aşikâr olan bu durum, ona yakın mizanpajıyla bu tarihî gerçekleri bir kez daha kuvvetle te’yid eden, hattâ üzerlerine yenilerini de ekleyen bu üçüncü sikke için de geçerlidir.

Üçüncü Osman Gâzî sikkesinin Kuruluş Devri Osmanlı târihinin bilinmeyen diğer meselelerine getirdiği yeni çözümler maddeler hâlinde şöyle özetlenebilir:

1. Sikkelerin Darp Ediliş Sebebi ve Yenişehir Darphânesinin Kuruluş Târihi:

Osman Gâzî’ye ait üçüncü sikke, bir yıl önce ilk kez Söğüt’te darp edilen ikinci sikkenin tamâmen ortak bir mizanpajla, daha sonraki yıllarda da defâlarca kez darp edildiğini ve dolaşımda olduğunu kanıtlaması bakımından büyük bir önem arz eder. İkinci sikke ile ilgili makâlemizde sikkenin ön yüzünün sağ alt kenarına çok net ve belirgin bir şekilde konumlandırılan: سگود “Sögüd” ibâresi ve üst tarafındaki: ٦٩٩ = “699” rakamına dayanarak, bu sikkenin Osman Gâzî’nin Yenişehir’den önceki ilk beylik merkezi Söğüd’de darp edildiğine dikkati çekmiştik. Paksoy ilk sikkenin yanı sıra ikinci sikke hakkında da birtakım değerlendirmelere yer verdiği tebliğinde, ilk Osman Gâzî sikkesinin nâdir oluşundan yola çıkarak “dolaşım amacından çok çevreye tanıtma, benimsetme ve yayma amacıyla üretildiği”ni öne sürmüş; hattâ aceleci bir yaklaşımla: “O dönem koşullarında Osman Bey’in elinde ne kullanılabilir bir gümüş madeni, ne de işlerlikli bir darphane bulunmadığı” yönünde tahmin yürütmüştür[7]. Oysa gümüş miktârının az olması o dönemde bir darphânenin var olmasına ve orada mevcut imkânlar dâhilinde yine de sikke basılmasına bir engel teşkil etmeyeceği gibi; her şeyden önce bu tutarsız iddiâ 699/1300’de Söğüt’te darp edilen sikkenin “Ön yüz kalıp zeminindeki derin çizgilerin, eski bir kalıbın tesviye edilerek yeniden kullanıldığına” delil olduğunu söyleyen Paksoy’un kendi tespitiyle de çelişmektedir[8]. Zîrâ bir kalıbın eskimesi ve yeniden tesviye edilmesi, bu kalıbın kullanıldığı bir darphânenin mevcûdiyetinin ve orada bu kalıbın yüzeyini aşındıracak kadar çok miktarda sikke darp edildiğinin açık bir delilidir.

Osman Gâzî’nin ilk sikkelerini bastırdığı sırada yeterli miktarda gümüş kaynağına sahip olmadığı tarihî bir gerçektir. Nitekim biz konu ile ilgili ilk araştırmamızda Şükrullâh-ı Şirvânî, Mehmed bin Hacı Halîl el-Konevî, Yazıcı-zâde Ali ve Rûhî Çelebi gibi Osmanlı müverrihlerinin, Osman Gâzî’nin istiklâl ilânının gümüş mâdenleriyle meşhur Bilecik şehrinin kuşatma anlarına rastladığı rivâyetini doğrulayacak şekilde, onun ilk sikkesini düşük bir kıratta bastırmasının buradaki gümüş mâdenlerinin henüz faaliyete geçirilmemiş olmasıyla alâkalı olabileceği yönünde görüş belirtmiştik[9]. Ne var ki Osman Gâzî’nin bir yıl sonra, Yenişehir’de saltanat merkezini kurduğu 700/1300-1301 yılı civârında bastırdığı üçüncü sikkesini de hemen aynı kıratta darp ettirmiş olması; sikkelerin gramajındaki bu düşüklüğün gümüş yetersizliğinden çok sâbit bir basım politikası ve bilinçli bir tercihin sonucu olduğunu göstermektedir. Osman Gâzî’nin bir yıl boyunca bastırdığı tüm sikkelerini 60-70 mg. arasında tutması, belki de onun “Sulṭān” hükmüyle hâlâ Konya tahtında oturan Selçuklu Sultânı III. Alâeddîn Keykubâd’a duyduğu saygının bir ifâdesi ve hiç kuşkusuz sikkenin halk arasında hemen yaygınlaşıp daha hızlı ve kolay bir şekilde dolaşmasını sağlamanın en pratik yöntemiydi. Şu hâlde Osman Gâzî’nin o dönemde “işlerlikli bir darphanesi bulunmadığı” ve “sikkelerini sembolik olarak bastırdığı” iddiâsı; ikinci sikkedeki “Sögüd”, üçüncü sikkedeki “Yeñi-şār” darp yeri adlarına ve sikkelerin bir yıl sonra da aynı özelliklerle tedâvülde bulunmasına dayanılarak çürütülebilir. Sonuç itibâriyle bu deliller, kurucu Hükümdâr’ın diğer iki sikkesini de propaganda maksadıyla değil, gerçekten sirkülasyon amaçlı olarak bastırdığına ve bunların benzer pek çok örneğinin beyliğin farklı noktalarında dolaşım halinde bulunduğuna kesin bir kanıt teşkil etmektedir.

Sikkenin ön yüzünün sağ alt kenarındaki “Yeñi-şār” ibâresi, yukarıda belirttiğimiz üzere Osman Gâzî’nin 700/1300-1301’de yeni Saltanat makarrı Yenişehir’deki ilk Saray’ının müştemilâtı arasında bir “Darphâne” de inşâ ettirmiş olduğuna önemli bir tarihî veri olarak ışık tutmakta; böylece şimdiye kadar hangi târihte faaliyete geçirildiği bilinmeyen Yenişehir Darp-hânesi’nin kuruluş tarihi de bizzat içinde darp edilmiş ilk sikkelerden birinin varlığı sâyesinde ortaya çıkmaktadır. Osman Gâzî 700/1300-1301’den sonra yirmi yılı aşkın bir süre Saltanat merkezi olarak kullanacağı Yenişehir’de, yine Söğüd’deki ilk hakkâkının öncülüğünde; bir yıl önceki eski sikke kalıbını yeniden formüle edip geliştirerek daha kaliteli sikkeler basabileceği yeni bir “Darp-hâne” binâsı inşâ ettirmiş ve onun sikkeleri Bursa’nın fethine dek tam yirmi iki yıl boyunca burada darp edilmeye devâm etmiştir.

2. Gündüz Alp’ten Ertuğrul’a, Ertuğrul’dan Osman Gâzî’ye İntikal Eden Mutlak Oğuz Önderliğinin Sikkelere Yansıması:

Osman Gâzî’nin dedesi Gündüz Alp’in babasının Harzem’li Oğuzlar’ın Ahlat’a yerleşen umûmî lideri “Ḳayır Ḫān”dan başka biri olmadığı bâzı Osmanlı ve beylik kaynaklarında “Ḳayr’Apa Alp-Bāy”, “Ḳayır Beg”, “Şah-Melik Ḳaya Alp” ve “Ḳayıḳ Alp” gibi isimler altında açıkça gösterildiği gibi; başta Osmanlı kuruluş coğrafyası olmak üzere tüm Batı Anadolu’ya yayılan قير خان “Ḳayır Ḫān” ve خوارزم “Ḫorzum” yer adlarından da sarâhatle tespit edilebilir[10]. Nitekim ünlü Bizans târihçisi Laonikos Chalkokondylas’ın Historia’sında o dönemde kayda geçirilmiş bir metinden aktardığını belirttiği; “Ἰουδουζάλπην” Duzalpes/Gündüz Alp’ten Othmanes/Osman’a kadarki kadîm ataların önderliğinin umum Oğuz beylerinin üzerinde bir otoriteyi temsil ettiğini vurgulayan kayıtları da[11] bu unutulmuş tarihî gerçeğin çok açık bir ifâdesi ve bize intikâl etmiş bulunan en önemli tasviridir. Osman Gâzî’nin diğer iki sikkesi gibi bu yeni sikkesinin de arka yüzünde: ضرب عثمان بن ارطغرل بن كندز الپى “Ḍarebe ʿO­­mān bin Erṭuġrul [bin] Gündüz Alpī” jenealojik vurgusunun yer almasına titizlikle özen göstermesi; onun bütün sikkelerinde babası Ertuğrul’la birlikte, tüm Uç Oğuzlar’ı arasında yüksek bir konum ve itibâra sâhip olan dedesi “Gündüz Alp”in kavmî liderliğini de hatırlatmaya büyük bir önem atfettiğini netleştirir.

Sultan Osman’a 700/1300-1301’de yapılan biatin mâhiyetini ayrıntılı bir şekilde tasvir eden Müneccim-başı’nın yukarıdaki rivâyetinde, İlhanlı boyunduruğundan çıkmış tüm امراء التركمان “Türkmān emīrleri”nin: فبايعوه بالسلطنة بوضع الركنه يديه على الأرض تورة اغوز خان واعطا السلطان كل واحد منهم “Oġuz Ḫān töresi üzere her biri önünde yere doğru eğilip diz çökerek, Sulṭān’lığını tanıyıp ona bīʿat etti”ğine, yâni bu biatin yalnız Bithynia’daki Kayı topluluğu değil, Batı Anadolu’daki tüm Türkmen beyleri üzerinde gerçekleştiğine işâret edilmişti[12]. Nitekim müellif eserinin bir başka noktasında, Osman Gâzî’nin 700 yılı başı (1300 yılı sonları)nda Yeni-şehir’de tamamlanan bu bî‘atinin yalnız kendi kavminden kimseleri değil, civârındaki diğer tüm “Uç emīrleri”ni de kapsadığını daha açık ve net bir biçimde ifâde ederek: وقلده الملك على جميع امراء اوچ وعلى ما بفتحه من بلاد الكفرة فاجتمع على الغازى اعيان القبائل وامراء اوج فاجلسوه على سرير الملك اما فى سنة ٦٩٩ كما هو المشهود او على رأس سنة ٧٠٠ “Ḳabīlelerin ileri gelenleriyle Uç emīrleri Ġāzī’nin başına toplanarak, o, fetḥettiği kāfir beldelerinde tüm Uç emīrlerinin üzerine Melik (hükümdâr) oldu; gösterildiği gibi, 699 yılında yâhut 700 yılı başında Hükümdarlık Serīri (Sarayı)’nda tahta oturdu.” der[13].

Demek oluyor ki Sultan Osman adına okunan hutbe ve basılan sikkelerin hâkimiyet sahası Bithynia sınırlarını aşarak Osmanlı beylik coğrafyasından çok daha ötelere ulaşıyor; onun çağdaş Bizans târihçisi Pachymeres’in “Primus inter Pares” tasviriyle[14] tam ifâdesini bulan ve Chalkokondyles’in yine o dönem kaynaklarından aktardığı özgün rivâyetinde açıkça vurgulanan “Uç Sultânlığı”; daha önce büyük atası Kaya Alp/Kayır Hân’dan dedesi “Ἰουδουζάλπην” Duzalpes/Gündüz Alp’e[15] ve ondan da babası “Ὀϱϑογϱοὑλη” Orthogules / Ertuğrul’a intikâl eden büyük “Ὀγουζίων γενἑσϑαι = Oğuz önderliği”ne tâbî olan tüm Türkmen emir ve yöneticilerini içine alıyordu[16]. Yukarıda birbirinden bağımsız kaynaklardan aktardığımız ortak bilgilerden anlaşıldığına göre; Osman Gâzî ilkin 699/1300’de babası Ertuğrul’un beylik merkezi Söğüt’te tahta otursa da, tüm uç emirleri üzerine “Sulṭān”lığı ancak Yenişehir’deki Saltanat Sarayı’nın inşâsından sonra, tam olarak hicrî 700/1300-1301’de gerçekleşmiş; üzerinde durduğumuz sikke de onun Saltanat kariyerinin zirvede bulunduğu bu esnâda 700/1300-1301 yılı içerisinde darp edilmiştir.

Nitekim Gelibolu’lu Mustafa Âlî Künhü’l-Aḫbār’ında onun 689/1290 yılındaki ilk “Uç emirliği” döneminden söz ederken: “Tārīḫ-i mezbūrda ‘Os̱mān Ḫān-ı dānā ṭabl u ʿalem ile ‘Mīr-i livāʾ oldı; nevbet-i Salṭanatı reʾs-i mīʾe es̱nālarında taḥaḳḳuḳ buldı.” diyerek, saltanatının tamamlanış zamânını bir kez daha رأس مائه “reʾs-i mīʾe = yüzyılın başı”na odaklandırmış[17]; 699/1300’de Söğüt’te hutbe, sikke ve biatla başlayan istiklâl sürecinin 700/1300-1301’de Yenişehir’de tamamlandığına açık bir vurgu yapmıştır.

İşte diğer iki sikkeden tespit edilmesi mümkün olmayan bu tarihî aşama, uçlardaki Oğuz ümerâsının Osman Gâzî’ye biat ettikleri yer ve yılda darp edilen bu üçüncü sikkenin varlığı sâyesinde fiziksel bir boyut ve târihî açıdan kesinlik kazanmakta; 699/1300 yılından beri her sikkenin arka yüzünde istisnâsız tekrarlanan Söğüt’teki ilk atanın isminin çağdaş kaynaklarda zikredilen bu kadîm kavmî statüyü vurgulama amacı taşıdığı ortaya çıkmaktadır.

3. “İlhanlı Hâkimiyeti” ve “Yarı-Bağımsızlık” Tartışmalarının Kesin Bir Biçimde Çözümlenmesi:

Şevki Nezihi Aykut’un Osman Gâzî Sikkeleri ile ilgili son makâlesinde İbrahim Artuk’u tâkiben tekrar ettiği, ancak başından beri sağlam tarihî bir delile istinad etmeyen, özellikle son araştırmalar ışığında büsbütün itibârını yitiren klasik tezlerinden birisi; Osmanlılar’ın ve çağdaşı beyliklerin İlhanlı hâkimiyeti nedeniyle “tam bağımsız” olamadıkları meselesidir. Osmanlı Sikkeleri makâlesinde Togan ve Uzunçarşılı’dan beri süregelen ve son yıllarda merhum İnalcık tarafından yeniden idealize edilen eski yaklaşımın etkisiyle başlangıçta ilk sikkenin “sahte de olabileceği” yönünde görüş belirten Aykut[18], bu son çalışmasında bu bakış açısını nisbeten hafifleterek Osman Gâzî’nin “hutbe” ve “sikke” şartlarını yerine getirdiğinin artık kesinleştiğini kabul etmişse de, bu kez son çalışmasında onun “uçlarda yarı müstakil bir bey olduğu”nu öne sürerek[19] “İlhanlı hâkimiyetinin Osmanlı bağımsızlığına engel olduğu” anlayışından yine de tam olarak kurtulamadığını göstermiş; hattâ bunu: “Bu devirde Anadolu İlhanlılar’ın tahakkümü altında bulunduğundan Osman Gazi’nin tam bağımsız bir bey olması söz konusu olamaz.” şeklindeki klasik yorumuyla da tescil etmiştir[20].

Halbuki kroniğinde Ortaçağ kaynaklarını da devreye sokarak ciddî ve güvenilir bir rivâyet silsilesi izleyen Lütfi Paşa, Tevārīḫ-i Firdevs adlı eski bir kaynaktan naklen; Osman Gâzî’nin 699/1300’de adına hutbe okunmasıyla başlayan ilk istiklâl sürecinin Yenişehir’e yerleştiği 700/1300-1301 aralığında tam anlamıyla kemâle erdiğine ve Yenişehir’de Saltanat makarrının da kuruluşuyla onun bu târihten itibâren uçlarda İlhanlı hâkimiyetinden bağımsız büyük bir lider olarak sivrildiğine dikkati çekerek: “ʿOs̱mān Ġāzī reʾs-i mīʾe’nüñ yidi yüzinde dīn-i İslām’ı yeñileyüpdür; zīrā ol zamānda Cengizīler ḫurūcı ile ve ġalebesi ile İslām dīnin bir mertebede żaʿīf itmişlerdi ki taʿbīr ḳābil degüldür. Ḥattā tevārīḫlerde meẕkūrdur ki; Cengiz Ḫān ẓuhūrında[n] ʿOs̱mān Ġāzī beglendügi zamāna gelince-degin kāfir Moġollar her iḳlīmde müsülmānlar üzerine ġālib olmışlardı.” der[21]. Lütfi Paşa’nın bu satırları bir XVI. yüzyıl kaynağında yer aldığı gerekçesiyle öyle hemen kolaylıkla kenara itilemez. Çünkü bizzat görgü şâhidlerine dayanan çağdaş kaynaklar da Osmanlılar’ın ve emsâli beyliklerin Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra kesinlikle İlhanlı hâkimiyetine girmediklerine, Bizans uçları ve sâhil kenarlarında Selçuklu merkezî yönetimine bağlıyken bile çok serbest ve rahat hareket eden bu beyliklerin Sultân III. Alâeddîn’in azlini müteâkip tamâmen müstakil bir hâle geldiklerine tanıklık etmişlerdir.

Nitekim Şihâbüddîn Fazlu’llâh el-‘Ömerî 1330’larda kaleme aldığı Mesālikü’l-Ebṣār’ında, İlhanlılar’ın hâkimiyeti altındaki şehirlerden Sivrihisar’da yaşayan ve Gazan Hân’ın vezirlerini ve ümerâsını yakından tanıyan Şeyh Haydar el-‘Uryân’ın ağzından: ان جملة ممالك الاتراك بالروم احد عشر مملكة غير ما بيد بيت جنكز خان “Anadolu’daki Türkmen beyliklerinin hepsi Cengiz Ḫān hânedânının elindeki toprakların dışında kalan on bir memlekettir.”[22] sözünü aktardığı gibi; ayrıca yine bir görgü şâhidi olarak onların bu durumunun 699/1300’den o güne dek süregeldiğini kesinleştiren: فستمرت أيدى المغول عليهَا واضمحل مُلك آل سلچوق حتى سقَط فى يديهَا ؛ فغلبت طوايف الاتراك هنالك علَى كثير مِن تلك الممَالك الابقيّة Moġollar Anadolu üzerinde hâkimiyetlerini yürütürken, Āl-i Selçūḳ Devleti mużmaḥil olup sonunda hâkimiyet tamâmen ellerinden düştü ve geri kalan bu memleketlerin çoğuna buradaki Türk beylikleri hâkim oldu.” bilgisini naklederek[23], Lütfi Paşa gibi onların bu bağımsızlıklarının Selçuklular’ın yıkılışı ile başladığının altını çizmiştir.

Yazıcı-zâde Ali’nin ifâdesiyle, Osmanlılar’ın ve diğer beyliklerin “Yılda Tatār’a bir sehl nesne gönder”mekten ibâret olan sembolik vergilerini[24] isâbetsiz bir şekilde onların “bağımsızlığına engel” ya da “yarı bağımsız” olmalarına gerekçe gösterenler; bu muâmelenin Köprülü’nün isâbetle belirttiği üzere, aslında sanılanın tam aksine İhanlılar’ın onlara “tâbî bir devlet” muâmelesi yapmasından kaynaklandığını görememişlerdir[25]. Küçük vasal devlet ve emirliklerin savaş sonucu ya da üstünlüklerini kabullenme gibi sebeplerle kendilerinden daha büyük devletlere muayyen bir miktarda vergi vermeleri nasıl ki onların bağımsızlıklarını yitirmeleri anlamına gelmiyorsa; bu Beylikler’in İlhanlılar’a verdikleri cüz’î vergi de onların bağımsızlıklarının simgesi olarak kendi adlarına hutbe okutmalarına ve sikke bastırmalarına hiçbir engel teşkil etmiyordu[26].

İşte Osman Gâzî’nin Söğüt’te istiklâlini ilânından bir yıl sonra yeni saltanat merkezi Yenişehir’de de sikke bastırdığına ışık tutan bu yeni bulgular, dönemin orijinal aslî kaynaklarındaki bu bilgileri tartışmasız ve kesin bir biçimde doğrulamakta; bağımsızlığın en açık alâmetlerinden biri olan “sikke”nin Osmanlı istiklâlinin başladığı 699/1300 yılından Yenişehir Sarayı’nda tüm Uç beylerinin biatiyle daha da ivme kazanacağı 700/1300-1301 yılına kadar, bizzat İlhanlı sikkeleri üslûp ve formatında darp ettirilmeye devâm ettiğine ışık tutmaktadır. Şu hâlde bu üçüncü Osman Gâzî sikkesinin ortaya çıkışından sonra, artık ne istiklâl konusundaki yersiz kuşkuları, ne “hutbe” ve “sikke” şartlarının oluşumuna engel gösterilen İlhanlı baskısını, ne de sikkenin tedâvül için değil “sembolik” ya da “propaganda amaçlı” bastırıldığı ön yargısını haklı ve mantıklı gösterebilecek hiçbir sebep ve gerekçe kalmamıştır.

Şimdiye kadar literatürde yalnız iki sikkesinin varlığı bilinen, artık herhangi bir yerde yeni bir sikkesinin bulunacağı pek ümit edilmeyen Osman Gâzî’nin üçüncü bir sikkesinin daha ortaya çıkması, Kurucu Hükümdâr’ın 699/1300’deki istiklâl ilânını bilinenden daha şümullü ve sağlam bir çizgiye taşımak ve hükümdarlık kariyerine düşünülenden daha büyük çapta bir ihtişam kazandırmakla kalmamış; onun bağımsız “Sultân”lık statüsünü de sonraki Osmanlı pâdişahlarından tamâmen farksız bir seviyeye çıkararak, adına bastırılmış yeni ve farklı daha pek çok sikke örneklerinin ortaya çıkma ihtimâlinin kapısını aralamıştır.

Makalenin devamı için: https://www.bursasehrengiz.com/arastirma/osman-gazi-nin-700-1300-1301-de-yenisehir-de-bastirdigi-ucuncu-sikkesi-4-854

[1] Osman Gâzî’nin ilk sikkesinin “sahte” olduğu iddiâsını isâbetsiz gerekçelerle ilk ortaya atan isim ünlü Belgrad’lı nümismat Slobodan Srećković olmuştur. Srećković 1999-2000 yıllarında iki cilt hâlinde hazırladığı Akches (Akçeler) kataloğunun ilk cildinde Osman Gâzî sikkesinin orijinalliği konusunu tartışmaya açmış ve iddialarının çoğuna sikkenin o zamanlar “yegâne” oluşunu dayanak yapmıştır: S. Srećković, Akches, I (Volume One): Osman Gazi-Murad II (699-848 AH), Belgrade 1999, p. 11-12. Sikkenin birçok sorun içerdiğini öne süren Srećković, ön yüzü İlhanlı sikkelerine benzemesine rağmen yazı stilinin onlardan farklılığı, alt kısmı hariç her iki yüzündeki metnin aynılığı ve iki farklı hakkâk tarafından tasarlanışı… gibi noktaların hep birer çelişki olduğunu savunmuş; hattâ bu iddialarına daha da ivme kazandıracağını düşünerek: “Yeni bağımsız olan küçük bir beyliğin niçin bu hakkaka ihtiyacı vardı? …Bu paranın tek bir örnek halinde (unik) bize ulaşması nasıl mümkün olmuştur?” gibi birtakım sorular da sormuştur (Srećković, a.g.e., I, p. 11-12). İslâm’da devlet kurmanın en temel iki şartının “hutbe” ve “sikke” oluşu gibi, târihin en basit ve bilindik meselelerine dahi vâkıf olmadığı hâlde sikkenin sıhhatini tartışmaya açan Srećković, sanki XIV. yy.’da Anadolu’da tek bir hakkâk varmış ve basılan bütün sikkelerin hattı birbirinin aynıymış gibi, daha bu “yazı ayniyeti”ni hangi sebep ve gerekçeye dayanarak beklediğine bile bir açıklama getiremezken; Orhan Gâzî akçalarında “duribe” ibaresinin altında darp yeri varken Osman Gâzî’nin bu sikkesinde yer almaması, Gazan Mahmud Hân’ın çift dirhemine benzeyen bu sikkenin gramajının onunla aynı olmaması, bu kırattaki paraların daha çok 1323’ten sonra basılması… vb. gerekçeleri de kendince birer çelişki diye sıralamıştır. Ünlü nümismat bu gibi yapay “sorun”lara dayanarak sikkenin “Osman Gâzî’ye ait olamayacağı” iddiâsını ortaya attıktan sonra ise: “Burada şu soruyu da sormak mümkündür: Eğer bu para Osman Gazi’ye ait değilse, kime aittir?” sorusuyla değerlendirmelerine son vermiştir (a.g.e., I, p. 12). Osman Gâzî’nin yayınladığımız son iki sikkesinin bire-bir İlhanlı tarzında tasarlanması, üzerlerinde darp yeri ve tarihleri bulunması ve Menteşe, Karesi, Germiyan gibi komşu beylikler adına eş zamanlı kestirilen sikkelerin de benzer şekilde 0,7-0,8 gr. ağırlığında basıldığının ortaya çıkması (krş. Ehlert, a.g.e., I, p. 14-15), Srećković’in bu isâbetsiz çıkarımlarına çağdaş kesin birer kanıt olarak gereken cevâbı vermeye ve tüm bu iddiâlarını literatürden kaldırıp temizlemeye yetmektedir. Daha sonra -bir zuhûl eseri Artuk’la karıştırarak-, sikke hakkında benzeri bir iddiâyı dile getiren merhum İnalcık’ın da onun bu yorumlarından etkilenmiş olması ihtimâl dâhilindedir. Srećković’in: “Eğer bu para Osman Gazi’ye ait değilse kime aittir?” sorusuna gelince; ortada hiçbir sağlam gerekçe yokken sikkenin “Osman Gâzî’ye ait olamayacağı” iddiâsını ortaya atan kendisi olduğuna göre, bu soruya cevap vermesi gereken de kuşkusuz yine kendisidir.

[2] Yılmaz, “Osman Gâzî’nin Kayıp İkinci Sikkesi…”, a.g.e., s. 763-765, 784-785. Bu noktada Rolf Ehlert, kataloğunda ilk ve üçüncü sikke hakkında ilginç ve şaşırtıcı bazı bilgiler vererek; Artuk’un 1980’de yayımladığı ilk Osman Gâzî sikkesini daha önce 1970’lerin başlarında İstanbul’da bazı nümismatlara gösterip onların görüşlerini aldığını, buna rağmen 1974’te çıkardığı kataloğunun II. cildinde nedense yayınlamadığını, benzer şekilde Erel’in de elinde bulunan diğer sikkeyi ilginç bir şekilde 1973’te yayınladığı kataloğuna almadığını belirtmiş; ardından bunun olası sebeplerini inceden inceye analiz ederek sikkelerle ilgili tüm “sahte”lik ihtimallerini sırayla değerlendirmiştir. Ona göre yedi asır boyunca tarihçilerin pek çok nesli tarafından göz ardı edilen bu sikke ve hemen aynı tarihlerde Şerafettin Erel’in elinde olan diğer örneğinin (yani üçüncü sikkenin) ortaklaşa varlığı, fiziksel özellikleri ve ağırlığının bâzı beylik sikkeleriyle aynılığı bu sikkelerin de sahte olmayıp orijinal olduğunu yeterince ispat etmektedir (Ehlert, a.g.e., I, s. 14-15).

[3] Şevki Nezihi Aykut, “Osmanlı Sikkeleri”, Türkler, X, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s. 823.

[4] Hakan Yılmaz, “Osman Gazi’nin Bastırdığı Sikkeler ve Ona Atfedilen Yeni Bir Sikke Hakkında / II”, HAİD, XVIII/212 (Nisan 2011), s. 44.

[5] Buna kesinlik kazandıran çağdaş kanıtlar için, bk. Yılmaz, “Osman Gâzî’nin Kayıp İkinci Sikkesi…”, a.g.e., s. 769-770, dipnot: 19. Daha önce Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi adlı çalışmasında bu konuya kısaca değinen Feridun Emecen de “Atman” ve “Ottoman” isimlerine odaklı olarak ortaya atılan bu doğrultudaki iddiâların gerçek dışı olduğunu belirterek şöyle demiştir: “Bu kelimenin Grekçe alfabesiyle Osman yazılışının bozuk şekli olduğuna şüphe yoktur. Keza Batı kaynaklarında Osmanlı İmparatorluğu için kullanılan Ottoman kelimesinin de tıpkı Atman gibi Osman yazılışının bozulmuş şekline dayandığı söylenebilir.” Emecen, a.g.e., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015, s. 30. Emecen’in bu yaklaşımı kurucu hükümdârın asıl adının عثمان “ʿOmān” olduğu noktasında tamâmen doğru ise de; bir XIV. yüzyıl Bizans müverrihi olan Pachymeres’in ifadesinden doğmuş gösterdiği اتمان “Atmān”, اوتمان “Otmān” veyâ تومان “Tomān” (Tuman, Teoman) gibi kavmî isimlerin Türkler tarafından en eski asırlardan beri kullanılageldiği herkesçe bilinmektedir.

[6] Yılmaz, “Osman Gâzî’nin Kayıp İkinci Sikkesi…”, a.g.e., s. 781-786.

[7] Paksoy, a.g.t., s. 446, 454.

[8] Paksoy, a.g.t., s. 446.

[9] Krş. Yılmaz, “Osman Gazi’nin Bastırdığı Sikkeler… / II”, a.g.d., s. 44.

[10] Krş. Hakan Yılmaz, “Mehmed Fuad Köprülü’nün Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu İle İlgili Tezlerine İlişkin Yeni Bir Değerlendirme”, SKAD/JSCS, II/4 (Güz 2016), s. 55-56. Bu konuda çağdaş kaynaklarla Osmanlı kronikleri ve tahrir kayıtlarının tenkidine dayalı ayrıntılı bilgi Kayır Hân hakkında yayına hazırladığımız monografinin içinde verilecektir.

[11] Chalkokondyles, a.g.e., I/1, pp. 15-21.

[12] Müneccim-başı Ahmed Dede, a.g.e., II, vr. 272b, st. 26, 28-29; Ahmed Nedîm trc., III, s. 278.

[13] Müneccim-başı, a.g.e., II, vr. 272b, st. 1-4; Ahmed Nedîm trc., III, s. 277.

[14] Pachymérès, a.g.e., II, X/25, pp. 366-367.

[15] Gündüz Alp’in Şah Melik Ḳaya Alp/Ḳayır Ḫān’ın oğlu olduğu Sultan Orhan zamânı rivâyetlerini de içeren Semerkandî geleneğini tâkip eden Ebû’l-Hayr’ın Fetḥ-nāme’sinde: “Pes anlardanıdı ṣandum ben Ḳayā Alp / Melik-Şāh Ebū Gökālp u Gündüz Alp” mısrâlarında açıkça dile getirildiği gibi (“Fetḥ-nāme”, Tevārīḫ-i Āl-i ʿOs̱mān içinde, Bibliothèque Nationale, Ancien Fonds Turc, nr.: 117, vr. 9a); aynı rivâyeti bu kaynaktan daha ayrıntılı şekilde aktaran Enverî’nin Düstūr-nāme’sinde de: “Şah-Melik’den iki oġlān geldi ṣarp / Biri Gök Alp u birisi Gündüz Alp” beytiyle (Enverî, Düstūr-nāme, İzmir Millî Ktp., nr.: 22/401, vr. 117a, st. 2; Paris Bibliothèque Nationale, Ancien Fonds Turc, nr.: 250, vr. 97a, st. 15) ortak bir çizgide te’yid edilmiştir.

[16] Osman Gâzî’nin Batı Anadolu’da dedesi Gündüz Alp’ten beri süregelen ve onun adını kendi adı ve babasının adıyla birlikte tüm sikkelerinin aynı yüzüne titizlikle bastırmasına sebebiyet veren Oğuz önderliğinin, XIV. yüzyıla gelindiğinde Selçuklu siyâsî yönetiminin sona ermesini müteâkip Osman’ın “Uç Sulṭānlığı” ekseninde, tüm beylikler nezdinde sağlam ve esaslı bir zemine oturduğu bir Bizans takvimine şu ifâdelerle yansımıştır: “ἤρξατο ἡ τυραννὶς Ἰσμαηλιτῶν ἀπὸ τοῦ Ὀσουμαντζίϰη ἐν τῇ Ἀνατολῇ” : “Ismaēlitai/İsmailîler (Türkler)’in ‘Tiran’lığı, Osoumantzikēs (Osmancık)’tan sonra doğuda hükümrân oldu.” (P. Schreiner, Chronica Byzantina Breviora, Kronik LXII-I/2, Wien: Österreichischen Akademie der Wissenschaften, 1975, p. 461; Şahin Kılıç, Bizans Kısa Kronikleri (Chronica Byzantina Breviora): Osmanlı Tarihinin Bizanslı Tanıkları, İstanbul: İthaki Yayınları, 2013, s. 192) “Tiran” teriminin Grekçe’de “Meşrû hükümdârın bulunmadığı yerde onun yerine tek başına siyâsî otoriteyi temsil eden kimse” anlamına gelmesi; bu mühim kaydı Pachymeres, Chalkokondyles ve Müneccim-başı’nın birbirinden bağımsız rivâyetlerinde de açıkça tekrarlanan “tüm Oğuzlar’ın Osman’a biat edip onu kendilerine lider seçmeleri” tasviriyle birleştirdiği gibi; Bizans’ın doğusundaki bu “tek liderlik” sisteminin: “ἀπὸ τοῦ Ὀσουμαντζίϰη” : “Osoumantzikēs (Osmancık)’tan sonra” hükümdarlığa dönüştüğü vurgusu da, Chalkokondyles’te tam anlamıyla tasvirini bulan Oğuzlar arasındaki bu mutlak liderlik statüsünün, -resmî bir mâhiyet taşımamakla birlikte- Osman’dan önce babası ve dedesi dönemlerinde de yürürlükte olduğunu aynı doğrultuda te’yid etmektedir. Bu tarihî gerçeği dile getiren bir başka nâdir Bizans takvimi, Selçuklu saltanatının ortadan kalkmasından sonra imparatorluğun doğu sınırında ortaya çıkan bu beylikler üstü statüsünden dolayı Osman’ı “βασιλεὺϛ/Basileus = İmparator” unvânıyla anarak: “ϰαὶ ᾽Οτμάνης εἶναι ἐϰεῖνος, ὁποῦ ἔγινε πρῶτοϛ βασιλεὺϛ τῶν Τουρϰῶν, ϰυρίως ϰαὶ ϰαϑολιϰῶς.” : Bu Otmanēs (Osman), orada Türkler’in mutlak ve genel hükümdârı oldu. bilgisine yer verirken (P. Schreiner, a.g.e., Kronik LXIV-1/1, p. 493; Ş. Kılıç, a.g.e., s. 205); Evliyâ Çelebi de Seyāḥat-nāme’sinin X. Cild’inde Osman Gâzî’nin 700/1300’deki biatla resmiyet kazanan bu “Mutlak Oğuz önderliği”ni doğrudan “ḫilāfet”e eşdeğer bir statü olarak nitelendirmiştir: “ʿUlemā-yı Rūm meşveret idüp, Er-ṭūġrūl-oġlı ‘Os̱māncuġ’ı müstaḳılen reʾs-i sebʿa-mīye’de ḫalīfe idüp, | cümle aʿyān-ı Selçūḳiyān derūn-ı dilden bīʿat itdiler.” (Seyāḥat-nāme, X, Süleymâniye Ktp. Hacı Beşir Ağa, nr.: 452/2, vr. 173b, st. 47-48; vr. 174a, st. 1). Osman Gâzî’nin bu târihte Sultan Alâeddîn’in direktifiyle tüm uç beyleri üzerine “Sulṭān” seçildiği bilgisi, Osmanlılar’a karşı düşmanca bir üslûbun hâkim olduğu bir XIV. yüzyıl kaynağında, Yâricânî’nin Ḳaramān-nāmesinde bizzat Sultân’a âsî olan Germiyan-oğlu’nun ağzından: “Anuñ-içün ʿāṣī oldum ki ‘Os̱mān’ı bir gedā iken Şāh eyledi; aṣlı-cinsi yoḳ bir yörük oġlı iken beg oldı, beg-zādeleri begenmez oldı! …Gel var Sulṭān’a naṣīḥat eyle, ortamuzdan ‘Os̱mān-oġlı’n ḳaldursun!” sözleriyle tasdik edilmiştir (Şikârî, a.g.e. Türkçe Tercüme, Konya Yusuf Ağa Kütüphânesi, Yzm. nr.: 562, vr. 111b, st. 9-10, 12-13). Osman Gâzî’yi güyâ aşağılamaya çalışırken, arka plânda farkında olmadan onun Selçuklu Sultânı tarafından “Şāh” seçilip diğer beylerden üstün tutulduğunu doğrulayan bu çağdaş kayıt, Osman’ın “primus inter pares”i; yâni “Beylikler üstü liderliği”nin XIV. yüzyılın ikinci yarısında, başta rakip Karaman-oğulları olmak üzere tüm beylikler tarafından bilindiğine ilginç bir kanıt teşkil etmektedir.

[17] Gelibolu’lu Âlî, a.g.e., V, s. 30. Bu noktada Bitlisî, Lutfi Paşa, ‘Âlî ve Müneccim-başı’nın yukarıda ortaya koyduğumuz tarihî perspektife uygun olarak eski kaynaklardan aktardıkları ortak nâdir metinlerde, Osman Gâzî’nin biat ve tekmîl-i saltanatının İlâhî bir mucize olarak رأس مائه “reʾs-i mīʾe = yüzyıl başı”na rastladığına yaptıkları vurgu da; Carolina Finkel’in “ender bir matematiksel rastlantıyla yüzyıl değişiminin Hıristiyan ve Müslüman takvimlerinde aynı tarihe denk gelmiş” olması nedeniyle, Osmanlılar tarafından “otoritelerini pekiştirmek için belirlenmiş bir tarih” olduğu iddiâsının tam aksine (krş. C. Finkel, Rüyadan İmparatorluğa Osmanlı, trc.: Zülal Kılıç, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014, s. 2) çağdaş nümismatik bir materyalin tanıklığı ışığında tarihî açıdan kesinlik kazanmaktadır.

[18] Krş. Aykut, “Osmanlı Sikkeleri”, a.g.e., X, s. 823.

[19] Aykut, “Osman Gâzî’nin Sikkeleri”, a.g.e., s. 500, dipnot: 46.

[20] Aykut, a.g.m., s. 500, dipnot: 46.

[21] Lütfi Paşa, a.g.e, vr. 5a, st. 10-15.

[22] Şihâbüddîn el-‘Ömerî, a.g.e., vr. 99b, st. 2-3; D. A. Batur nşr., s. 146.

[23] Şihâbüddîn el-‘Ömerî, a.g.e., vr. 88b, st. 3-5; D. A. Batur nşr., s. 132.

[24] Yazıcı-zâde Ali, Tevārīḫ-i Āl-i Selçuḳ, TSMK, Revan, nr.: 1391, vr. 445a, st. 2-3.

[25] M. Fuad Köprülü, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu, V. baskı, İstanbul: Akçağ Yayınları, 1991, s. 100-101.

[26] Nitekim bu tarihî gerçeği göz ardı ederek “İlhanlı hâkimiyetinin sikke bastırmaya engel olduğu” iddiâsını bir ezber şeklinde tekrarlayanların içine düştükleri bu büyük yanılgı, Oğuz Tekin tarafından on iki yıl önce sunulan bir bildiride isâbetli bir tespitle şöyle dile getirilmiştir: Sikkenin bağımsızlık göstergesi olarak kabulü de çok yaygındır. Osmanlılarda hutbe okutmak, sikke kestirmek çok gündemdeydi; hatta son zamanlarda ilk Osmanlı sikkesinin kim tarafından bastırıldığı konusunda bir tartışma da çıktı. Kimi tarihçiler bu olayı Osman Gazi’ye atfederken, kimileri de Orhan Gazi’den itibaren sikke basılmaya başlandığını iddia ettiler; çünkü bilinen ya da günümüze ulaşan en eski Osmanlı sikkesi Orhan Gazi’ye aitti. Fakat bir iki istisnai örneği tarihçiler ya görmezden geldiler ya da bunların gerçekliğine inanmadılar. Osman Gazi’nin sikke bastırmadığına inananlar, bu görüşlerini, o dönemde İlhanlı egemenliğinin hâkim olması ve bu yüzden de egemenlik altındayken sikke basılamayacağı iddiasına dayandırmaktadırlar. Ancak, bu iddiada bulunanlar, eski çağlarda sikke ne kadar bağımsızlığın göstergesi olursa olsun, eğer egemen bir güç varsa yine de sikke basıldığını göz ardı ediyorlardı. Egemen güç Büyük İskender de olsa, Roma İmparatorluğu da olsa Anadolu’daki kent devletleri ve krallıklar yine sikke basıyordu. (Oğuz Tekin, Sikkeler, Devletler, Hükümdarlar: Eskiçağda Anadolu’da Paranın Siyasal, Kültürel ve Ekonomik Rolü, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, 22 Kasım 2006, s. 1-2.)