SON DAKİKA
Hava Durumu

BURSA’NIN KALP RİTMİNDEKİ TANPINAR ETKİSİ

Modern Türk Edebiyatı’nın kurucu isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aramızdan ayrılmasının 60. yıl dönümünde “Bursa’yı koruyucu bir zırh gibi ele alan düşüncelerini kendimize rehber edinmek borcundayız” diyen Fatma Acar büyük şair, yazar ve fikir adamı Tanpınar’ı biraz daha iyi anlamak üzere sayfalarımıza taşıdı…  

Haber Giriş Tarihi: 23.04.2022 15:04
Haber Güncellenme Tarihi: 23.04.2022 15:04
Kaynak: Haber Merkezi
https://www.bursasehrengiz.com/
BURSA’NIN KALP RİTMİNDEKİ TANPINAR ETKİSİ

BURSA’YI NİÇİN BU KADAR ÇOK SEVİYOR?

Fatma Acar - Edebiyat Öğretmeni

 Modern Türk edebiyatının kurucu isimlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, büyük bir şair, romancı, hikâyeci, eğitimci, fikir adamı, edebiyat tarihçisi ve denemecidir. Edebiyatın hemen hemen her dalında eserler veren, sanatın musiki, resim, heykel gibi çeşitli dallarıyla ilgilenen, pek çok edebiyatçı gibi yaşadığı dönemde görmediği ilgiyi, ölümünden yıllar sonra eserlerinin anlam dünyasının keşfedilmesiyle birlikte gören, farklı bir zaman boyutuna geçen bir kalp adamıdır aynı zamanda... Onun düşünce dünyasında gelişen edebiyata olan bu çok yönlü yaklaşımı nesiller boyu ilham kaynağı olmasına sebep olmuştur.

“ŞİİR, SUSMA İŞİDİR”

Tanpınar’ı bugün daha çok romanları, öyküleri ve düzyazıları ile tanıyoruz. Oysa onun şiire ve bilhassa kendi şiirine verdiği önemi “Şiir, söylemekten ziyade bir susma işidir. İşte o sustuğum şeyleri hikâye ve romanlarımda anlatırım” demesiyle anlayabiliriz. Şiirlerinde aşk ve tabiat ile birlikte tarihi de işleyen Yahya Kemal’in taklitçisi sayılma endişesi, Tanpınar’ı çok başarılı olduğu bu tür şiirler yazmaktan alıkoymuştur. Bu temaları o, deneme, roman ve öykülerinde ayrıntılı olarak işlemiştir. Günlüklerindeki “Şiirim esastır. Fakat roman, şöhretimi ve şahsiyetimi tesis edecektir” cümlesi onun kendisi hakkındaki değerlendirmelerde de şiirine öncelik verdiğini gösterir. Fakat düz yazılarındaki üslubuyla şiirselliğini öylesine güzel harmanlamıştır ki bu onun anlatım dilinin mükemmelleşmesine giden yolda çok önemli bir yol kat etmesiyle sonuçlanmıştır. Bunun en güzel örneklerinden biri ‘’Bursa’da Zaman’’ şiiri ve ‘’Beş Şehir’’ adlı denemesindeki Bursa’yı anlattığı ‘’Bursa’da Zaman’’ bölümüdür. İkisinin aynı ismi taşıması bir dönüşüm ve bütünleşme hikâyesidir. Şiir ve düz yazı olarak kaleme alınan bu iki eser boyutları farklı olsa da birbirine geçen iki çarkın dişlisi gibi bütünleşmekte, kendi içlerinde birbirlerine doğru uzanmakta ve tılsımını okuyucusuna hissettirmektedir.

BURSA’YA YAKIŞAN ŞAİR

Bursa’nın Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayatında çok özel bir yeri vardır. Bunu günlüklerinde  “Ben ki Bursa’yı o kadar severim, sanatımın ve iç hayatımın bütün bir tarafını bu şehre borçluyum” diyerek ifade ediyor. Kendisini yazmaya yönelten kadının hayatı üzerindeki etkisini ‘’Şu halde ona ihtiyacım vardı. O bende yazı yazma hevesini déclanché etti. Demek ki iyi kötü eserlerimle bu maceranın mahsulüyüm.’’ sözleriyle itiraf ediyor. Bir gönül macerası ve sanatını borçlu olduğu şehir Bursa... Öyle ki son uykusunu bile bu güzelle birlikte Bursa’da uyumak istiyor. İşte bu iki unsur Tanpınar’ın hayatını şekillendiriyor. İsmet Emre bir yazısında adeta ikisini bir arada eriterek şöyle bir benzetme yapıyor ve soruyor: ‘’Her şehir, bir kadın gibi, kendisindeki güzelliği görüp kendisi hakkında şiir yazacak şairini beklermiş. Şairini bekleyen Bursa’ya Tanpınar kadar yakışan şair; Bursa’da Zaman kadar yakışan şiir var mıdır?’’ Bu şiir aynı zamanda Beş Şehir’e açılan bir kapı niteliğini taşıyor. Çünkü şehirlerin başlangıcında da Bursa’yı görüyoruz. Birol Emil’in ‘’Beş Şehir’den bahsetmeye lüzum var mı?... Kendisinin bir kalp adamı ol­duğu en çok bu eserde bellidir.’’ tespiti Tanpınar’ın iç hayatına bir ayna tutuyor.

BEŞ ŞEHİR

Tanpınar’ın ifade gücünün güzelliği çağımızda okuyucusunun başını döndürürken o, yazdıklarını eleştirip daha iyi bir şekle sokabilmek için düşüncelerini küçük bir deftere not etmiş ve günlüklerinden birinde de şöyle anlatmıştır:

‘’… Bugün evden çıkmadım. Beş Şehir'in tashihlerini yaptım. Asıl milliyetçi Yahya Kemal ile benim. Hiçbir şeyi inkâr etmiyorum. Her şeyi ve bütün tarihi yaşıyorum. Yalnız kitap daha mükemmel, daha planlı olabilirdi. Çok şişkin cümleler, indi mülahazalar ve tekrarlar var. Bazı şeyler ise büsbütün unutmuşum. Çünkü hakikatte kendimi en fazla zorlayarak yazdığım kitaptır. Sayfa sayfa, hatta cümle cümle aramaya, bulmaya mecbur kaldım. Beş Şehir mutlak kısırlıkla mutlak yazmak hevesinin bir mahsulüdür.’’

Kitabının içeriği ve üslubu dışında başka hassasiyetleri de vardır. Görev için Ankara’dayken kardeşi Kenan Tanpınar’a yazdığı bir mektupta kitabın ikinci baskısı için son düzeltmeleri yaptıktan sonra önsöz yazamadığını belirttikten sonra şöyle devam eder: ‘’Felâket tarafı şu ki, dolmakalemimi kaybettim. Aramadığım, başvurmadığım yer kalmadı, bulamadım. Bu da seyahatin ceremesi olacak. Bu yüzden çalışamıyorum. Sana ve Tarık’a mektup yazamamamın bir sebebi de bu. Kurşunkaleme alışamadım. Eğer yarın da bulunmazsa bir kalem satın alacağım. Çünkü Beş Şehir’e mukaddime yazılacak.’’

Beşir Ayvazoğlu, Tanpınar’ın dolmakalemini kaybetmiş olmasının onun için gerçekten küçük bir felâket olduğunun Dr. Tarık Temel’e yazdığı mektubundan da anlaşıldığını söyler. ‘’Yarın harcırah alırsam bir kalem satın alacağım. Belki yazı yazabilirim, daha doğrusu Beş Şehir’in mukaddimesini.’’

Mehmet Kaplan Tanpınar için, ‘’tabiata olduğu kadar tarihe, memleket meselelerine olduğu kadar san’at meselelerine karşı ruhu alabildiğine açık bir fikir adamıdır. Onu okurken insan bir ideolojinin dar sınırları içinde boğulmaz, tabiatın, tarihin, san’atın, gerçek ve hayalin geniş ufuklarında nefes alır.’’ der.

BURSA’NIN TANPINAR’I VE TANPINAR’IN BURSA’SI

Edebiyatımızın mihenk taşı olan Ahmet Hamdi Tanpınar ile yüzyıllardır çeşitli medeniyetlerin merkezi olmuş Bursa’nın birlikte anıldığı her ‘’zaman’’ olgusu anlamını bambaşka bir boyuta taşıyor. Belli ki ikisi de gücünü birbirinden alıyor ve bu güç çoğalarak devam ediyor. Bu yüzden Tanpınar’sız bir Bursa ya da Bursa’sız bir Tanpınar düşünmek imkânsız… Öyleyse bu yolculuğa birlikte bakalım ve tüm eksikliklerimize rağmen bu gücü bir nebze de olsa anlamaya çalışalım.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk yazdığı şehir Bursa’dır. Kronolojik olarak ilk yazdığı metin 1941 yılında Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nde ‘’Bursa’da Hulya Saatleri’’ adıyla yayımlanan ‘’Bursa’da Zaman’’ şiiridir. ‘’Bursa’da Zaman ve Hulya Saatleri’’ yazısı şiirden yedi ay kadar sonra Ülkü Mecmuası’nın ikinci sayısında çıkmıştır. Hangisini önce yazdığıyla ilgili olarak bir açıklama yapmadığı için tarih olarak kesin bir bilgiye ulaşamıyoruz. Sadece verdiği bilgilerden hayatında önemli bir yeri olan kadının onu yazmaya yönelttiğini ve Bursa’yla devam ettiğini öğreniyoruz.

“Hakikat şu ki bu kadın hakikaten hayatımda bir rol oynadı. Bu böyle araya girmeseydi belki de hakiki yolunu başka bir sahada bulacak olan bir adam bir iki eser vücuda getirdi. Sıra ile sayıyorum: 'Evin Sahibi' kayıtsız şartsız onundur. Aynı kitapta bulunan 'Abdullah Efendinin Rüyaları' onundur. Beş Şehir onunla başladı (Bursa), onunla devam etti.”

Tanpınar’ın zamanı geniş perspektiften ele almak istemesiyle birlikte iki eserinin de daha sonra ismi değişmiştir. Çünkü hissettiği duygu sadece hülyalı saatlerle sınırlı değildir. O Bursa’da gerçekle gerçek olmayan, şimdi ile geçmiş zamanın birbirine geçtiği, kendi ifadesiyle ‘’yaşadığımız zamandan çok daha başka velut ve yekpare bir zaman’’ı kasteder. Bursa onun için “zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır.” Bursa’da hissettiği zamanı şöyle ifade eder:

‘’Bu şehirde muayyen bir çağa ait olmak keyfiyeti o kadar kuvvetlidir ki insan ‘Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır’ diye düşünebilir… Dışarıdan bakılınca çok defa modası geçmiş gibi görünen şeylerin, bugünkü hayatımızda artık lüzumsuz zannedebileceğimiz duyguların ve güzelliklerin malı olan bu zamanı bildiğimiz saatler saymaz, o sadece mazisinde yaşayan bir geçmiş zaman güzeli gibi hatıralarına kapanmış olan şehrin nabzında kendiliğinden atar.’’

BURSA’YA VARAN İLK ADIM: GEÇMİŞ ZAMAN ELBİSELERİ

1936 yılında Necip Fazıl’ın Ağaç Dergisi’nde yayınlanmaya başlayan ‘’Geçmiş Zaman Elbiseleri” hikâyesinde hem Bursa’yı ve hem de karşımıza çıkan o kadını ilk defa görüyoruz. Yaşar Nabi’ye yazdığı bir mektupta da “1932’den sonra kendime göre tefsir ettiğim bir Şark’ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyorum. Beş Şehir ve Huzur bu terkibin araştırmalarıdır.” demiştir. Öyleyse ‘’Bursa’da Zaman’’ ile fikirlerinin bu yıllarda kafasında şekillenmeye başladığını düşünebiliriz.

Tanpınar’ın ilk hikâyesi olan ‘Geçmiş Zaman Elbiseleri’nin kahramanını hem dinlenmesi hem de cami ve türbeleri gezmesi için bir haftalığına Bursa’ya göndermesi, 1932 yılından sonra zihnini Bursa’nın ciddi bir şekilde meşgul ettiğini göstermektedir. ‘Geçmiş Zaman Elbiseleri’ndeki bu paragraf, “Bursa’da Zaman” şiiriyle Beş Şehir’in Bursa bölümünün müjdecisi olarak okunabilir:

“Seyahatimin üçüncü günüydü. Öğleden sonrayı tamamıyla Yeşil Cami ile Yıldırım’da geçirmiştim. Şimdi de yorgun, fakat düşünce ve tahassüs itibariyle zengin Çekirge’deki otelime dönüyordum. Birdenbire acayip bir duygunun içimde dalga dalga büyüdüğünü ve beni istilâ ettiğini hissettim. Bütün vücudum titriyordu. Fakat ne kadar karışık bir histi bu! Emsalsiz bir saadet, korkunç bir keder ve hasret karışık bir his. Bu ruh haletine son derece güzel bir musiki, daha doğrusu içimden kopup gelen bir musiki vehmi refakat ediyordu. Ve ben kamaştırıcı bir aydınlık içinde boğuluyor gibiydim. Bu hâli ancak, bazı uykularda çok sevdikleri insanların gözlerine bakarken uyananlar anlayabilirler. Ve bütün bu hislerin yanı başında çok mühim ve istisnaî şeyi bekler gibi bir hâlim vardı.’’

BURSA’NIN RUHUNDAKİ ŞİİR: BURSA’DA ZAMAN

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘’Bursa’da Zaman’’ şiiri, çok sevdiği şehre olan hislerini sanat ve medeniyet olgularını ruhaniyetiyle iç içe geçirecek bir şekilde ele aldığını gösteren, bakış açısını en iyi yansıtan şiirlerinden biridir.

Mehmet Kaplan, ‘Şiir Tahlilleri’ adlı eserinde bu şiiri derinlemesine incelemiş ve Tanpınar’ın ruh dünyasını anlamaya çalışmamıza çok katkı sağlamıştır. Kaplan, şiirin ilk bakışta bir manzara tasviri intibaı uyandırdığını söyler. Şair, yaşlı bir çınarın dört yana elediği sakin bir günün aydınlığında her şeyi görüyordur. Bursa zamanı aksettiren bir aynadır. Tanpınar Bursa’da görünenin içinde görünmeyeni, estetiğinin anahtarının verdiği ifadeyle, ‘’rüya’’yı arar. Bütün şiir bu gözle yazılmıştır. Başka bir deyimle o, rüyalarını dış âleme aksettirir.  

“Bursa’da Zaman” şiirinde zaman kelimesi çok az geçmesine rağmen zamanı çağrıştıran birçok sözcük vardır. “Gün” “saat”, “mevsim”, “eski” gibi art arda sıralanan sözcükler şiirin zaman ekseninde oluşturulduğuna işaret etmektedir. Tanpınar’a göre zaman kesintisiz bir akıştır. Bu kesintisiz akışta geçmişi, geleceği ve an’ı birleştirip yekpare bir zamanı yakalamak esastır.

Kaplan’a göre, ‘’Bursa’da Zaman’’ şiirinde Tanpınar’ın abideleri, hatta bütün olarak şehri tefsiri, sembolik olmakla beraber, beşeri bir hakikati de ifade eder. ‘’ ‘Hala bu taşlarda gülen rüya”  imajı şairane bir benzetme olmaktan çok, bir gerçeği belirtir. Abideler insanların inanç ve özdeyişlerinin madde haline tercümesinden başka nedir?’’ der. ‘’Şimdiye kadar eserlerini incelemiş olduğumuz Cumhuriyet devri şairleri arasında, şiir cümlesi en değişik olan Ahmet Hamdi Tanpınar’dır’’ ifadesi ve şiirdeki bazı tercihlerine dikkat çekmesi şiir cümlesinin ne kadar kendine has olduğunun bir göstergesidir:

Tanpınar’ın şiirinin bir başka özelliği kafiyelerini umumiyetle isimlerden seçmesi ve bunları takısız olarak kullanmaya çalışmasıdır. Dikkat olunursa, kırk dört mısralık ‘’Bursa’da Zaman’’ şiirinde kafiye olarak bir kere fiil kullanılmıştır: Güler. On üç kafiye takısız isimlerdir. Tanpınar kafiye yapmamak suretiyle mısralarına çok değişik şekiller vermesini bilmiştir. Varlıklarını çıplak olarak seyretmekten hoşlanan Tanpınar, bilhassa kafiyelerden takıları kaldırmaya veya çok küçültmeye çalışır.

Tanpınar’ın şiir lügatinde dış alemi gösteren müşahhas kelimeler büyük bir yekun tutuyor. Zaman, rüya, hülya ve bunlara benzer ruh hallerini veya fikirleri ifade eden kelimelere Tanpınar’ın şiirlerinde sık rastlanır. Bunlar şairin anahtar kelimeleridir.

‘’Su sesi ve kanat şakırtılarından

Billûr bir avize Bursa'da zaman.’’

mısraları onun çeşitli unsurları bir araya getirmek suretiyle yapmış olduğu terkiplerin en orijinalidir. Bu üslup, dış ve iç âlemi teferruatı da gözden kaçırmayan bir dikkatle kavramaya çalışan panoramik bir bakış tarzının, varlığı bütünü ile seven ve her şeyi birbirine bağlı gören bir kâinat anlayışının ifadesidir. 

Su, parçalanamayan bir varlık olması nedeniyle zamanın parçalanamazlığını ifade eder. Parçalanamayan bir varlık olan su ile şairin özlemini duyduğu “yekpare zaman” arasında bir ilişki mevcuttur. Şair, “zaman”ı önce “su” unsuru ile ardından “Billûr bir avize” ile ifade ederek Bursa’da ‘zaman’a “su sesi ve kanat şakırtısından billûr bir avize” olarak yüksek bir değer biçmesi; onun Bursa’da gözlemlediği nesne ve mekânlar karşısında almış olduğu derin hazzın sonucudur. Kaplan, tahlilini şu tespitlerle bitirir:

     “Bursa’da Zaman şiirinde hem kozmik âlemi, hem tarihî zamanı bir arada kavrayan, millî tarihle kendi şahsî hayat macerasını birleştiren, hayata karşı derin hayranlık duygusu ile beraber, ‘’bir rüyadan arta kalmanın hüznü’’nü ve ebediyet iştiyakını bir musiki parçasının çeşitli sesleri gibi birbiri içinde eriten Tanpınar, kompleks duyuş tarzına uygun gene kompleks bir üslûp vücuda getirmiştir. Hiç şüphesiz o, Cumhuriyet devrinin en derin şairlerinden birisi olduğu gibi, aynı zamanda dili de en ustaca kullanan bir sanatkârdır.”

MEDENİYETİN İZİNDE BEŞ ŞEHİR

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ülkü Dergisi’ndeki ‘’Bursa’da Zaman ve Hulya Saatleri’’ yazısından sonra diğer şehirleri kaleme almaya başlamıştır. Erzurum, Ankara, İstanbul ve son olarak Konya’yı yazar. Tarih boyunca Türk devletlerine başkentlik yapmış olan bu şehirlerin Anadolu medeniyetinin gelişmesindeki yeri çok önemlidir. Tanpınar’ın hayatındaki önemi ise öğretmenlik yaptığı sırada bu şehirlerde yaşamış olmasıdır. Bu beş şehirde, son bin yılda yaşanan hayatı/hayatımızı, adı geçen şehirlerimizde boy veren kültür mirasını bütün bir Türklük tarihine ve coğrafyasına yayarak sunar. Bin yıllık maceramızın tarihini, talihini ve insanını has bir sanatkârın gözüyle, belli bir perspektiften kesitler halinde görmek isteyenler için Beş Şehir doyumsuz bir kaynaktır.

İkinci baskısının önsözünde, “hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak”ın yazıların iki temel motifini teşkil ettiğini söyler. Gerçekten de kitaptaki beş şehrin hikâyesi veya tasviri, tanıtılması için söylenebilecek ortak özellik, eskinin büyük değerleriyle geleceğe uzanan Türk şehirlerinin tarihî ve kültürel maceralarını ve ümitlerini aksettirmesidir. Böylece Ankara’da Roma İmparatorluğu’ndan Selçuklu ve Osmanlı’ya, Erzurum’da yakın devir tarihinden günümüze, Konya’da Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Bursa’da Osmanlı’dan aktüel tarihe, nihayet İstanbul’da Bizans’tan Osmanlı’ya, sürekliliğini kaybetmeyen ve kopmayan bir süreç içinde devamlı ve zihnî bir gidiş geliş bütün bu medeniyetlerin, sanat eserlerinin, hayat tarzlarının, kültürlerinin, insanlarının mukayeseleri imkânını verir.

Önsözünde Beş Şehir’in ortaya çıkışıyla ilgili ihtiyacı şöyle tanımlamıştır: ‘’Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. Beş Şehir işte bu iç hesaplaşma ihtiyacının doğurduğu bir konuşmadır.’’

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayat felsefesi ‘’değişerek devam etmek, devam ederek değişmek’’ üzerinedir. Bunu önsözünde şöyle ifade eder: ‘’Her düşünen insanımız gibi, ben de hayatımızın değişmesi için sabırsızım.  Daima hayranı olduğum yabancı bir romancının hemen hemen aynı şartlarda söylediği gibi ‘’Eski bir garpçıyım’’. Fakat canlı hayata, yaşayan ve duyan insana, cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalb adamı olarak yaklaşmayı istedim. Zaten başka türlüsü de elimden gelmez. Ancak sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle yaşarlar.’’

KLASİK NETİCE: DÖNEMİNDEN SONRA PARLAMAK

Beş Şehir’in ilk defa kitap olarak basıldığı yıl 1946’dır. 1960 yılına kadar ikinci baskısını yapamamıştır. Eserleri de genel olarak vefatından sonra kıymet bulmuştur. Siyasi ve ideolojik büyük sarsıntılar geçirdikten sonra ancak 1980’li yıllarda Türk tarih ve kültürüne farklı gözle bakmak isteyen okuyucular tarafından keşfedilmeye başlanmıştır. Günümüzde de değişik kesimler tarafından ilgiyle okunurken, çevirileriyle yurt dışındaki okurlara da ulaşmaktadır.

Yazdığı dönemde eksik değerlendirildiği için dertlidir. Şöyle anlatır: “Gariptir ki eserimi sathî okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım –Huzur ve Beş Şehir– hilafında sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım. Hâlbuki ben sadece eserimi, şahsen yapabileceğim şeyi yapmak istiyorum. Ben maruz müşahidim. Sempatilerim var… İnkılâpların taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar hariç, geriye dönmek, bir adım bile istemem.”

Tanpınar’ın hayatının şekillenmesinde okuduğu okulların, ilgi duyduğu edebiyatçıların, gezdiği ülkelerin önemi çoktur.

Beşir Ayvazoğlu, Tanpınar’ın hayatının dönemeçlerinden birini şöyle anlatıyor:

‘’Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Yahya Kemal'e çok borçlu olduğu bir hakikat. Esasen önce felsefe bölümüne kayıt oluyor. Ancak Yahya Kemal'in edebiyat fakültesinde hoca olduğunu öğrenince bölüm değiştiriyor. Yani üniversite hayatına Yahya Kemal hayranlığıyla başlamış. Mütareke'nin sancılı günlerinde onun fikirleriyle yetişmiş, onun duygularıyla dolmuş, gençliğini onunla geçirmiş bir şair."

Ahmet Hamdi Tanpınar, hocası Yahya Kemal’e olan vefasını Beş Şehir’i ona ithaf ederek yapmak ister. Ancak ilk baskılarında bu mümkün olmaz. Şöyle anlatır:

‘’Yahya Kemal’in derslerinden –fakültede hocamdı– ayrıca eski şiirlerinin lezzetini tattım. Galib'i, Nedim'i, Baki'yi, Naili'yi ondan öğrendim ve sevdim. Yahya Kemal'in üzerimdeki asıl tesiri şiirlerindeki mükemmeliyet fikri ve dil güzelliğidir. Dilin kapısını bize o açtı.(…)

Millet ve tarih hakkındaki fikirlerimde bu büyük adamın mutlak denecek tesiri vardır. Beş Şehir kitabın onun açtığı düşünce yolundadır, hatta ona ithaf edilmişti. İki defasında da bu kitap bulunduğum yerde basılmadı ve ben bu ithafı yapamadım.’’

Yahya Kemal’den Şark’ı öğrenmiştir. Fakat 1932’ye kadar Garpçı olduğunu söyler.

 “1932’ye kadar çok cezrî bir garpçı idim. Şark’ı tamamıyla reddediyordum. 1932’den sonra kendime göre tefsir ettiğim bir Şark’ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyordum. Beş Şehir ve Huzur bu terkibin araştırmalarıdır. Yazacağım öbür eserlerin de çekirdeği budur.” 

Tanpınar’ı döneminde de keşfeden değerler vardır. Cahit Tanyol, İstanbul Dergisi’nde ele aldığı yazısında Tanpınar’ın cevherini harikulade bir anlatımla kaleme almıştır:

‘’Beş Şehir’de cümleler, sanki yıldız taşıyla işlenmiş diziler gibi, ruha mavilik ve ferahlık döküyor. Şair bu kitapta hayallerin zirvelerinden atlıyor; her hayal yeni bir hayalle tamamlanıyor. Yalnız evvelce bir yazımda da işaret ettiğim gibi, bu hayal bolluğu üsluba iğreti bir süs gibi eklenmemiştir. Buna daha fazla, bazı ruh hallerini ve bazı manzaraları içimizde inşa etmek zaruretinden gelen bir dil yaratmasıdır diyebiliriz.’’

BEŞ ŞEHİR’İN İNCİSİ: BURSA’DA ZAMAN

Bursa’nın diğer şehirlerden farkı, Tanpınar’ın burada hiç yaşamamasına rağmen hayata bakışını değiştiren ‘’hülya, rüya ve zaman’’ kavramlarıyla şehrin ruhaniyetini derinden hissedip aktarmasıdır. Özellikle ‘’zaman’’ kavramı öylesine etkilidir ki eserde başlıklara şehirlerin ismini koymuşken sadece Bursa için ‘’Bursa’da Zaman’’ demiştir. Giriş paragrafının çarpıcılığı hayranlığının en kuvvetli ölçütüdür:

‘’Şimdiye kadar gördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tespit etmiştir. Uğradığı değişiklikler, felaketler ve ihmaller, kaydettiği ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun o, hep bu ilk kuruluş çağının havasını saklar, onun arasından bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs eder. Bu devir haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denilebilir.’’

Bursa’dayken içinde bulunduğu zamandan sıyrıldığını dile getirirken ‘’Bursa’ya birkaç defa gittim ve her defasında kendimi daha ilk adımda bir efsaneye çok benzeyen bir tarihin içinde buldum, zaman mefhumunu adeta kaybettim ve daima, bu şehre ilk defa giren ve onu yeni baştan bir Türk şehri olarak kuran dedelerimizin yaşayışlarındaki halis tarafa hayran oldum’’ diyor.

Kitap’ın önsözündeki Uludağ anısı sanata bakışında Bursa’nın etkisinin en güzel örneklerinden biridir: ‘’Hiç unutmam: Uludağ’da bir sabah saatinde, dinlediğim çoban kavalına birbirini çağıran koyun ve kuzu seslerinin sarıldığını gördüğüm anda, gözlerimden bir perde sıyrılmıştır. Türk şiirinin ve Türk musikisinin bir gurbet macerası olduğunu bilirdim, fakat bunun hayatımızın bir tarafına sıkı sıkıya bağlı olduğunu bilmezdim. Manzara hakikaten güzel ve dokunaklıydı, beş on dakika bir sanat eseri gibi seyrettim.’’

Beş Şehir’de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’yı hayatında bu kadar özel bir yere koymasının arkasında yatan nedenleri incelerken bu kıvılcımın çocukluğundan gelen bir hayranlıkla başladığının anısına ortak oluyoruz. İnsanın hayal dünyasının genişlediği çocukluk yılları geleceği için en derin temellerin atılmasına sebep oluyor. Hele bir çocuk küçükken babasının hayran olduğu bir şehri onun ağzından dinleyip gerçekle masal dünyasını birleştirip yeni ufuklara doğru açılmışsa daha bir başka oluyor. Kendi ağzından dinleyelim: ‘’Daha küçük bir ilkokul talebesiyken, Bursa’yı çok seven babamın anlattığı şeyleri dinler ve muhayyilemde onları tarih kitabımda rastladığım isimlerle birleştirirdim. Böylece birdenbire sayfa, gözümün önünde canlanır, derinleşir, renk ve ışık dolardı. Konuralp ve Geyikli Baba bu isimlerin başında gelirdi. Birini mektepte öğrenmiş, öbürünü yattığı yeri ziyaret eden babamdan dinlemiştim.’’

Tanpınar’ın Bursa’ya dair öğrendikleri, ilgi alanları yıllar geçtikçe genişlemiştir. Şehirdeki pek çok değerli şahsiyete ve mekâna özellikle yer vermiştir. Bir şehrin medeniyetin merkezi olmasında elbette yıldız gibi parlayan unsurların önemi çok fazladır. ‘’Bu adları bir kere öğrendiniz mi artık unutamazsınız’’ diyor. Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp, Üftade Hazretleri ve İsmail Hakkı Efendi’yi’i tek tek anlatmadan önce ekliyor: ‘’Hepsi, insanı hayat ve zaman üzerinde uzun murakabelere çeker, hepsi, zihnin içinde küçük bir yıldız gibi yuvarlanırlar ve hafızanın sularında mucizeli terkiplerin mimarisini altın akislerle uzatıp kısaltarak çalkalanırlar.’’

Onun Bursa’yı gezerken hissettikleri, ‘hülya adamı’ olmasının verdiği duyguyla her an çok farklı bir zamana geçiş yapabilecek bir ruh halinde olduğunu gösteriyor. Bursa ile anılmanın en çok yakıştığı şair ve yazar olmasının sırlarından biri bu anlatımında gün yüzüne çıkıyor: 

‘’Bursa’da kaç defa uzun ve başıboş bir gezintiden sonra otelime dönerken bilmediğim bir tarafta ince bir zarın, sırçadan bir kubbenin birdenbire çatlayacağını ve bu altta birikmiş duran zamanın, bugüne yabancı bin bir hususiyetle, bendini yıkmış büyük sular gibi dört yanı kasıp kavuracağını sanarak korktum. Bursa'yı layıkıyla tanıyan herkes bu vehmi benimle paylaşır sanıyorum; bu şehre tarih, damgasını o kadar derin ve kuvvetle basmıştır. O her yerde kendi ritmi, kendi hususi zevkiyle vardır, her adımda önümüze çıkar. Kâh bir türbe, bir cami, bir han, bir mezar taşı, burada eski bir çınar, ötede bir çeşme olur ve geçmiş zamanı hayal ettiren manzara ve isimle, üstünde sallanan ve bütün çizgilerine bir hasret sindiren geçmiş zamanlardan kalma aydınlığıyla sizi yakalar. Sohbetinize ve işinizin arasına girer ve hülyalarınıza istikamet verir.’’

Bursa macerasını kendi özelindeki aşkla bütünleştirmekle kalmıyor, Osmanlı’yı imparatorluğa taşıyan şehri de Nilüfer Hatun ile Orhan Gazi’nin ondan evvel Mal Hatun ile Osman Gazi’nin bağından bahsederek  ‘’Hakikaten Osmanlı macerası bir aşk romanıyla başlar.’’ diyor.

Bursa’yı fetheden Orhan Gazi’ye hayranlığı ise farklı bir boyuttadır. ‘’Yaptırdığı camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan, imaretlerinde pişirttiği ilk yemeği kendi eliyle fakirlere ve gariplere dağıtan Orhan Gazi’nin yarı evliya çehresi bu destanın asıl merkezidir. Bütün bu ruh kuvveti ve manevilik hep ondan taşar. O bir başlangıç noktasını bir imparatorluk yapmakla kalmaz, ona rahm ve şefkatin derinliğini de katar’’ diyerek tarif etmesinden Orhan Gazi’yi model olarak gördüğünü anlayabiliyoruz. ‘’Bursa’da Zaman’’ şiirine onunla başlaması da ne kadar kıymet verdiğinin bir göstergesidir.

Kuruluş devrinin sadeliği ve hızlı imar gücü yüzyıllar geçtikçe başkentler değiştikçe, devletin siyasi ve sosyo-ekonomik durumu değiştikçe yerini başka güç ve dengelere bırakıyor. Bursa da bundan nasibini alıyor. Tanpınar’ın bu dönüşümdeki benzetmesi hazin ve çarpıcı…

‘’Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerinde ona yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayın odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne’nin kendine ortak olmasın, sonra İstanbul’un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır! Her ölen padişahın ve Cem Vak’ası’na kadar her öldürülen şehzadenin cenazesi şehre getirildikçe bu geçmiş zaman güzelinin kalbi bir kere daha burkuluyor, ‘’Benden uzak yaşıyorlar, ancak öldükleri zaman bana dönüyorlar. Bana bundan sonra sadece onların ölümlerine ağlamak düşüyor!’’ diyordu. Evet, Muradiye küçük türbeleriyle genişledikçe Bursa hangi vesilelerle ancak hatırlandığını anlar.’’

Osmanlı tarihinde Bursa’yı en çok yaralayan olaylardan biri 1855 Bursa depremi ve yangınıdır. Şehir yerle bir olurken Keçecizade Fuat Paşa’nın ‘’Osmanlı tarihinin dibacesi yandı!’’ diyerek ağladığını aktaran Tanpınar, elim hadisenin Sarayiçi’ni ve bütün Bursa’yı adeta süpürdüğünü söyler. Her şeye rağmen ruhundaki yangını rüya, ışık ve su metaforunda yansıtmayı bilir.

‘’Fakat Bursa ışığı olduğu gibi yine dört yanda çınlıyor. Su sesi ledünni bir rüya gibi etrafı dolduruyor ve yıkılmış imparatorluğun dört yanından gelmiş muhacir çocukları bu ışığın altında ve bu su sesleri içinde tıpkı kuruluş asrının çocukları gibi oynuyorlar.’’

‘YEŞİL KÜLLİYESİ’NDEKİ AHENK

Tanpınar,  hüznün içinde ışığı gördüğü gibi Osmanlı’nın Fetret dönemindeki ayağa kalkışının en estetik sembolü olan Yeşil Külliyesi’nde de uhrevi ahengi bulur. Yeşil’e anlam atfederken ‘’bu kelimenin ilk cetlerle beraber Orta Asya yaylalarının baharından geldiği o kadar belli ki…’’ diyerek Yeşil dendiğinde çimen tazeliğinin bir palet üzerinde ezilmiş renk gibi günün ve saatin bir tarafında toplanmış bulduğunu, özellikle Ş ve L harflerinin en güzel birleşimleri yaptığı söyler. Yeşil onun için hem fonetik olarak hem de mana âleminde çok kıymetlidir. Bursa için ayrıca değerlidir.

‘’Fakat Bursa’da yeşilin manası çok başkadır; o ebediyetin rahmani yüzü, bir mükâfata çok benzeyen bir sükûnun fani bir saate sinmiş manasıdır. Yeşil Türbe, Yeşil Cami der demez, ölüm, muhayyilemizdeki çehresini değiştirir, ‘’Ben hayatın susan ve değişmeyen kardeşiyim. Vazifesini hakkıyla yapan faninin alnına bir sükûn ve sükûnet çelengi gibi uzanırım.’’ diye konuşur.’’ der.

Hayat ve ölüm Yeşil Türbe’de iç içe geçmiştir. Şiirinde de belirttiği üzere çinilere sinen Kur’an sesini duyarken fetih günlerinin saf neşesini sevdiği kadının tebessümünde aydınlanmış bulur ve ‘’İsterdim bu eski yerde seninle/ Baş başa uyumak son uykumuzu.’’ diyerek ebedi âleme buradan geçmek ister. Onu etkileyen sükûnetin sanatla birleşerek oluşturduğu uyumdur.

‘’Onlar, velveleli bir hayatın sonunda dinlendirici hassaları olan bir suda yıkanır gibi bu mezarlarda uyuyorlar ve şimdi, biz, onların mezarlarını gezerken hayatlarında bir an bile yanlarına uğramamış olan sükûnun, büyük bir deniz gibi etrafımızda dalga dalga yükseldiğini hissediyoruz. Bize bu sükûn vehmini veren şüphesiz ki sanattır.‘’

Andre Gide’nin Yeşil Cami için ‘’zekanın kemal halinde sıhhati’’ demesi onu etkilemiştir. Bursa için yazdıklarından dolayı onu sevdiğini söyler. Ona göre, Yeşil’i en iyi anlayan yazar o olmuştur.

Emir Sultan’ın eski halini arar, depremden sonra geçirdiği değişimi Emir Sultan’ın ruhuna aykırı bulur. ‘’Bizim iklimde gülden sonra bayramı yapılacak bir çiçek varsa, o da erguvandır.  O şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Diyonizos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğar. Dünyanın tekrar değiştiğini, tabiatın ağır uykusundan uyandığını haber vermek ister gibi zengin, cümbüşlü israfıyla her tarafı donatır, bahar şarkısını söyler…’’ diyerek Erguvan Bayramını anar.

Bursa’nın ruhunu arayıp bulmak için her bahar gönlümüzü şenlendiren erguvan çiçeğinden daha doğal bir geçmiş zaman güzeline ihtiyacımız yok bugün bile. Bunun için bir Erguvan Bayramı yetecek.

Biz mazinin güzelliklerini ortaya çıkarmak için uğraşırken bazen yanlış yola sapıyoruz, Emir Sultan’da olduğu gibi eski halinden farklı bir yapı ortaya çıkarıyoruz. Burada da Tanpınar’a kulak vermemiz gerekiyor. Çünkü atalarımızın ilhamını nereden aldığını anlatıyor:

‘’Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu. Duvar, kubbe, kemer, mihrap, çini hepsi Yeşil'de dua eder. Muradiye'de düşünür. Yıldırım'da harekete hazır, göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder… Ah, bu eski sanatkarlar ve onların her dokundukları şeyi değiştiren, en eski bir unsurdan yepyeni bir âlem yapan sanat mucizeleri! Dedelerimi bu mucize ile onun etrafına taşırdığı imanla Bursa’nın ve İstanbul’un çehresini değiştirdiler, onları yarım asır içinde halis Türk ve Müslüman yaptılar.’’

“CANIM EVLİYA”

Tanpınar, Bursa’da ruhunun derinliklerinde gezerken onu besleyen tarafın bir sırrını daha çeşmelerle veriyor. ‘’Birdenbire zihnimizde ‘rüya ile hareketin el ele yürüdüğü’ çağların hikâyesini terennüm eden çeşmeler… Siz, mazi dediğimiz ıtrı bize zaman içinde uzatan altın, gümüş, billur mahfazalarsınız. Ruhumuzun en sanatkâr tarafı muhakkak ki sizin hülyanızla beslenen taraftır.’’ ifadesi çeşmelerin mazi ile yaşanan zaman arasında bir kültür taşıyıcısı olduğunun bir göstergesi… Sözü suya getirmişken Evliya Çelebi’nin ‘’Velhasıl Bursa sudan ibarettir’’ cümlesine atıfla ‘’Canım Evliya!’’ diyerek, hitap ederek şöyle devam ediyor:

‘’Sade bu cümlen için benim hafızamda adın Bursa ile birleşiyor. Sen Bursa’nın şiirini tadanların başında gelirsin ve bir gün senin ruhunu şad etmek istersek Bursa çeşmelerinden birine senin adını veririz ve sen onun ağzından bu güzel şehrin zaman içinde geçirdiği macerayı bize bir su damlası kadar saf ruhunla nakledersin.’’

Tanpınar’ın Bursa’da Evliya Çelebi için istediği şeyi bizim de onun için istememiz hakkıdır.  Çünkü Bursa’da Evliya Çelebi’nin adının yaşadığı bir çeşmesi olduğu gibi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da bir çeşmesi olması ruhuna uygun bir şekilde yad edilmesine sebep olacaktır. O da zaten, Osmanlı zamanında servetinin önemli bir kısmını harcayıp Bursa’da iki yüzden fazla çeşme yaptıran Karaçelebizade Aziz Efendi’ye  ‘’günün her anına ayna tutan tılsımlı su seslerini dinleyince’’ hak verdiğini söyleyerek ipuçlarını bırakmıştır. Çeşme yapımına böyle bir anlam yüklemek ancak Tanpınar’ın ruh ikliminde olacak bir şeydir. Karaçelebizade’nin çeşmelerine benzetmesi muazzamdır. ‘’Sevdiği kadını, güzelliğini bir kat daha açacak mücevherler ve pırlantalara gark eden çılgın ve müsrif, fakat zevk sahibi bir âşık gibi o da güzelliğinin şuuruna erdiği bu şehre su seslerinden çelenkler, avizeler, sabahların uyanışına inci dizileri gibi dökülen ve akşamların gurbetinde büyük mücevherlerin parıltısıyla tutuşan gerdanlıklar hediye etmiş.’’ der.

Şehrin manzarasını seyretmek için oturduğu kır kahvesinde kahvecinin hiç beklemediği bir şekilde estetik zarafetle şadırvanın küçük kurnasına attığı kırmızı gül, gözlerinin önündeki her şeyin bir anda bir bahar tazeliğine boyanmasına sebebiyet vermiştir. Onu yavaş yavaş şehrin tılsımını çözmeye götüren şeyin, suyun ruhunda ayna göreviyle yer bulması olduğunu fark etmemiz için dile getirdiği cümlelere ‘zaman, tılsım, ayna, billur bir avize, akis’ kelimelerini özenle yerleştirmiştir. Hülya adamı olmasında su ve su sesinin yeri çok farklı bir hisle yer buluyor. ‘’Hissediyorum ki bu su sesi, şehrin üstünde görülmeyen başka bir şehir yapıyor. Belki asıl zaman, mutlak aynasında zaman odur ve ben şimdi onun mücerret aleminde yaşıyorum.’’ diyor.

Beş Şehir’in Bursa’da Zaman’ının sonuna doğru hayran olduğu Bursa manzarasını seyrederken kendi çocukluğunu, geçmiş günlerini, Yeşil’in kapısında nöbet tutan taze servileri, Hüdavendigar Cami’ndeki unutamadığı çocuğun tebessümünü ve pek çok anıyı  film şeridi gibi gözünün önünden geçiriyor ve onu hülyalar peşinde gezdiren zamana dair tespitini sarsıcı bir şekilde paylaşıyor:

‘’Şimdi Bursa’da asıl zamanın yanı başında, bizim için ondan daha başka ve derin olarak mevcut olan ikinci bir zamanı yapan şeyin ne olduğunu öğrenmiş gibiyim. Bu ses ve onun etrafı kucaklayan her dokunduğu şeyin özünü bir ebediyette tekrarlayan akisleri, bu mevsimlerin ve düşüncelerin ezeli aynası, zamanın üç çizgisini birden veren tılsımlı bir aynadır. Sanat aynası da bundan başka bir şey değildir.’’

NİÇİN BURSA’YI BU KADAR SEVİYORUZ?

Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Yaşadığım Gibi’de Bursa’yı anlatırken iç dünyasında geniş yeri olan bu şehre olan sevgisini temellendirerek anlatmak için soru sanatını kullanarak çarpıcı bir giriş yapar:

‘’Niçin Bursa’yı bu kadar seviyoruz? Bu sevgi hayatın dışında bir oyun mudur? Kendimize bir güzellik dini, geçmiş zaman kokulu bir âlem, çinilerden, su seslerinden, kemer ve oymalardan, eski kumaşlardan ve geçmiş modalardan, isim ve hatıralardan bir dünya yaratıp onun içinde, o yapma cennette bir takım zihni uyuşturucular veya coşturucularla yaşadığımız zamandan uzakta sarhoş olmak mı istiyoruz?’’

Bu soruyla birlikte sebepler bir yelpaze genişliğinde açılır ve sonunda tek bir cümlede birleşir: ‘’Onda en saf şeklinde kendimizi gördüğümüz için Bursa’yı seviyoruz’’. Bu sevgisinde kuruluş döneminin ilhamını görüyoruz:

‘’Kuruluş devrinin bütün şiiri, füsunu Bursa’dadır. Bu füsunu, üstünde yükselttiği toprağı kavramasını bilen ve o kadar asırdan sonra ilk günlerin tazeliği ile bizi saran mimarî yapar. Bütün hayat orkestrasını bir sanatın tek başına idare ettiği bir şehir görmek isteyenler – hiç olmazsa vatanımızda – Bursa’yı görmelidirler.’’

Tanpınar’ın Bursa’ya dair içinde biriktirdiği hayranlık duygusu her şekilde dışarıya aksetmek için yolunu bulur. Bu sevgiye bir dayanak bulmak için bahanelere ihtiyacı yoktur. Bursa’yı milletimizin en güzel kaynağı olarak gören odur.

“Yollarında dolaşırken, camileri gezerken, çeşmelerinin sesini dinler ve ağaçlarının hışırtısında düşüncemi uyuştururken bu suallerin cevaplarını, velev müphem bir ürperme şeklinde olsa bile, kendimde duyduğum için Bursa’yı seviyorum. O içimizdeki aydınlığın aynasıdır. Bu aynaya ve benzerlerine baktıkça sanatımız ferdi bir hüner veya küçük bir huyla olmaktan kurtulacak, hayatın mucizesi olan devamı kendimizde bulacağız. Mimarimiz, resmimiz, musikimiz, romanımız ve şiirimiz bizim olacak.  Bursa, şimdiye kadar sakladığı el değmemiş mazi rüyasıyla içimizde konuşan en geniş davettir.’’ der.

BURSA’NIN YANGINI

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’nın imarıyla ilgili düşünceleri sadece geçmiş hayranlığından ibaret olmadığından şahit olduğu felaketlerinden de etkilenmiş, 1958’deki Bursa yangınından sonra şehre gelip incelemeler yapmıştır ve üzüntüsünü ‘’Bana her şey, bütün bir milli servet, tek bir kıvılcımın tesadüfüne bırakılmış gibi görünmüştü.’’ diyerek ifade etmiştir. Bu üzüntü ona ülkemizde 12 yıl oturup bize hayran giden ressam Leopold Levy’in bir tespitini hatırlatmıştır: “Siz fert olarak, cemiyet olarak sayısız meziyetleri bulunan bir milletsiniz. İçinizde biraz yaşayıp da sizi sevmemek imkânsızdır. Yalnız bir acayip huyunuz var. Daima bir şey bekliyormuş gibi yaşıyorsunuz. Bir şey ki size her şeyi toptan düzeltmek, değiştirmek imkânı verecek ve o olana kadar siz biraz da hayatınızın dışında yaşıyorsunuz. İşte tek anlamadığım tarafınız budur. Hayat yaşamak içindir, beklemek için değil.”

Tanpınar, Bursa’nın geleceğini dert ederek bir ziyaretinde kendisini dikkatle dinleyen Bursa valisine kolaycılıkla şehrin ovaya doğru yayılan kısmının Yıldırım Cami taraflarına kaydırılması imkânı olup olmadığını sormuştur. Böylece bu güzel caminin de şehrin bir ucunda kendi talihini ve tarihini beklemekten kurtaracağına inandığını söyler ve yeni tesislerin birçoğunun o tarafa naklinin, işleri biraz kolaylaştıracağını düşünür.

‘’Bugünün Türkiye’sine bu felaketle yeni bir vazife daha düşüyor. Bursa’yı yeniden kuracağız. Aman yanılmayalım ve üstünde bu mühim ameliyeyi yapacağımız şeyin Bursa şehri, yani bütün bir tarih olduğunu unutmayalım. Tarih insandır. Tabiat insanla birleşince güzeldir. Bursa cinsinden şehirler daima çevreleriyle ve ona sadık kaldıkları nispette mevcutturlar. Bu tarih bizden sonra da devam edeceğine göre onu yalanlayacak, onunla çatışacak hamlelerden sakınmalıyız.’’   

Biz 21. yüzyılın çeyreğinin içinde Bursa’nın yeşiline hasretle yaşarken geçtiğimiz yıl dünyaya gelişinin 120’inci ve bu yıl dünyadan ayrılışının 60’ıncı yılını dolduran Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’yı koruyucu bir zırh gibi ele alan düşüncelerini kendimize rehber edinmek borcundayız. Çünkü o, ikinci zamanı yaşadığı Bursa’yı ebediyete kadar korumak gerektiğini bir tarih görevi olarak kabul etmiştir.

Bursa sokaklarında yürürken yükseltilerin arasından sıyrıldığımız bir anda gözümüze ilişen çınarın yaprağında, su sesinde, tarihi bir duvarda; velhasıl zamanın değişmeyen nabzında onun bu gücünü bulacağız.

 

Kaynakça

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Açıklama ve Notlar: Beşir Ayvazoğlu, Dergah Yayınları, 2016.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Hikâyeler, Dergâh Yayınları, İstanbul 2015.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yayınları, 2013

Birol Emil, Türk Yurdu, c. III, sayı 5, Ağustos 1962.

Cahit Tanyol, ‘’Beş Şehir’’, İstanbul, sayı 1, Ocak 1947.

İnci Enginün-Zeynep Kerman, Günlüklerin Işığında Tanpınar’la Baş Başa, Dergah Yayınları, 2015

Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2, Dergah Yayınları, 2005

Selami Çakmakçı, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘’Bursa’da Zaman’’ Şiirinde ‘’Zaman’’ ve ‘’Rüya’’ Kavramları Üzerine Bir İnceleme, Cilt: 23, Sayı: 2, Sayfa: 59-69, Elazığ, 2013

Turan Karataş, Beş Şehir’ de Tarihimize, Talihimize ve İnsanımıza Dair Dikkatler, Türk Dili, S. 617, Mayıs 2003

https://islamansiklopedisi.org.tr/bes-sehir

http://www.tanpinarmerkezi.com/

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.