İki dede, iki şehir, bir vatan

Mimar M. Orhan Efe, Kurtuluş Savaşı kahramanları Cebeci İsmail Efe ve Ahmet Kemal Erbi'nin anılarını paylaştı. 11 Eylül 1922'de Bursa'ya, 9 Eylül'de İzmir'e giren iki gazinin savaş ve ticaret hayatındaki izleri anlatıldı.

Haber Giriş Tarihi: 02.11.2026 11:08
Haber Güncellenme Tarihi: 02.11.2026 12:46
https://www.bursasehrengiz.com/

M.Orhan EFE / Mimar

Bazen bir milletin tarihi, kitapların sayfalarında değil; bir dedenin omzundaki kurşun izinde, diğerinin yıllarca anlattığı bir gece yolculuğunda saklıdır…

İşgal yılları…

Bir gece yarısı iki asker, İznik’ten Gemlik Kurşunlu Karakolu’na doğru ilerliyor. Kendi vatanlarında, kendi topraklarında görünmeden yol almak zorundalar.

Gürle, Gemiç, Karsak civarı… Ay ışığı belli belirsiz. Yoldan gitmiyorlar. Ağaçların gölgelerine sığınarak batıya doğru ilerliyorlar.

Ve birden gecenin sessizliğini “buum” diye bir patlama parçalıyor.

“Ahhh! Yandım Allah!”

“Ne oldu?”

“Vuruldum İsmail…”

İsmail, atından atlıyor. Yerde yatan asker arkadaşını kaldırmaya çalışıyor.

Ama arkadaşı artık biliyor:

“İsmail beni bırak, sen kaç!”

Yarası ağırdır. İsmail, çaresiz son nefesini vermek üzere olan arkadaşını bir zeytin ağacının dibine uzatıp, oradan uzaklaşmak zorunda kalıyordu. Yıllar sonra o geceyi anlatırken bir ayrıntıya dikkat çekiyordu. Rahmetle andığı şehit arkadaşının bindiği kıratın, kendilerini işgalcilerin açık hedefi haline getirdiğini düşünüyordu.

Evet anlattığım İsmail, benim dedem ‘Cebeci İsmail Efe’dir.

ON YIL SÜREN ASKERLİK

İsmail Efe’nin askerlik hayatı yaklaşık on yıl sürer. Bir dönem Kurşunlu Karakol Komutanlığı da yapar. Ağabeyi 1913-1914 yıllarında şehit düşünce geride kalan eşi Hanife Hanım’ın hayatı da değişir. Dönemin şartları ağırdır; erkeklerin büyük bölümü cephededir. Hanife Hanım ‘sahipsiz kalmasın’ diye kayınbiraderi İsmail ile evlendirilir.

İşgal yıllarında İsmail Efe zaman zaman ailesini görmek için İznik’e gelir. Böyle gelişlerinden birinde Yunan kuvvetleri onun İznik’te olduğunu öğrenir ve peşine düşer. Küçük kayınbiraderi Kadir’in (Uzunoğlu) aklına bir çare gelir.

Birlikte Eşref-i Rumi Camii’nin minaresine çıkarlar. Saatlerce şerefenin gerisinden Yunan devriyelerini izlerler. Ortalık sakinleştiğinde İsmail Efe minareden iner ve yeniden birliğinin yolunu tutar.

Fakat onu bekleyen yollar daha uzundur.

Çok daha uzun…

Polatlı’ya trenle ulaşırlar. Oradan Sivas’a doğru yürüyüş başlar. Dedemin anlattığına göre bu yürüyüş tam 40 gün sürer. Diz boyu kar…

Bir yanda dondurucu soğuk, diğer yanda açlık. Öyle bir yokluk ki heybelerindeki deri çarıkları parçalayıp kazana atarak kaynatırlar. Ortaya çıkan suyu çorba niyetine askere dağıtırlar.

Bugün sofrada beğenmediğimiz bir yemeği kenara iterken, bu hikâyeyi hatırlamak gerekir belki de. Çünkü bazı kuşaklar vatanı yalnız kanlarıyla değil, açlıklarıyla da kazandılar.

BURSA’YA GİREN 40 YİĞİT

On yılı bulan askerlik serüveninin son iki buçuk yılını Gökbayrak Taburunda ve milis eri olarak geçiren Onbaşı İsmail Efe, 11 Eylül 1922 gecesi Bursa’ya ilk giren 40 kişilik milis grubunun içindedir. Ve tarihi belediye binasına Türk bayrağını dikenler arasındadır.

Savaş biter. Ama hayatın mücadelesi bitmez.

İsmail Efe İznik’e döner. Memleketin ihtiyacı çoktur.

Bir gün atına atlar ve İstanbul’a gider. Çok sevdiği atını hüzünle satar. Kazandığı para ile bakliyat türünden erzak alıp Haydarpaşa’dan trene biner. İznik’e en yakın istasyon olan Mekece’de trenden inerek yükünü katırlar ile kasabaya nakleder. Erzağı satıp, kazandığıyla iki at alır onları da İstanbul’da satar. Derken; İznik-İstanbul arasındaki bu ticaret trafiğinin her seferinde at sayısı da erzak miktarı da artar.

Açıkçası savaş meydanındaki mücadele, yerini ticaret hayatındaki mücadeleye bırakır. 1924’te iki arkadaşıyla bir dükkân açar. 1927’de ortakları ayrılır, yoluna tek başına devam eder. O küçük ticarethane yıllar içinde büyür ve bugün Efeler Hırdavat A.Ş. olarak hayatını sürdürür. ‘Singer ve Castrol bayilikleri, İznik Gölü balık işletmeciliği’ derken İsmail Efe İznik’in ticaret hayatında kendine bir yer edinir.

1940’lı yıllarda göle yakın bir yerde Cebeci Camii’ni yaptırıp ibadete açar. Bugün bulunduğu sokak da Cebeci Sokağı olarak anılmaktadır. Caminin duvarlarında yer alan “Allah”, “Muhammed” ve diğer isimlerin yazılı olduğu levhaları ise babam Mehmet Efe büyük bir titizlikle hazırlar. Altıgen camları keser, şablonlarını çıkarır ve yazıları mum isiyle camların üzerine işler.

Aradan yıllar geçer. Yaklaşık 15-20 yıl önce camide küçük bir bakım yapılırken bu levhalar, daha güzel olacağı düşüncesiyle cami görevlileri tarafından kaldırılıp değiştirilir. Fakat babamın el emeği olan o altıgen cam panolar kaybolmaz. Orijinal ahşap çerçeveleriyle birlikte bugün ata yadigârı eşyalarımız arasında saklıyorum. Belki de geçmiş dediğimiz şey tam olarak budur. Savaşın içinden çıkan bir insanın geride bıraktığı iz artık yalnız ailesi değildir. Bir dükkân, bir cami, bir sokak ve anlatılmayı bekleyen hatıralardır.

BU NE? GÖĞSÜMDE SICAKLIK VAR!

Takvimler 9 Eylül 1922’yi gösteriyor. İzmir’in kurtuluş sabahı…

Tan yeri henüz ağarmaktadır. Birlikler şehre girmek üzere son çatışmalarını verirken Gaziemir civarında bir başka dedem, Çavuş Ahmet Kemal, göğsünde bir sıcaklık hisseder.

Önce ne olduğunu anlayamaz. Elini göğsüne götürdüğünde vurulduğunu fark eder. Kurşun sol omzundan girmiş, kalbinin hemen üzerinden geçerek sırtından çıkmıştır. Yıllar sonra o günü anlatırken hep aynı şeyi söyleyecektir:

“Beş santim daha aşağıdan girseydi sizleri göremeyecektim…”

Biri 9 Eylül’de İzmir’e giren Çavuş Ahmet Kemal…

Diğeri 11 Eylül’de Bursa’ya giren Onbaşı İsmail…

Kader, bu iki adamın yolunu tam 20 yıl sonra yeniden birleştirecek ve 1943’te dünür olacaklardır.

BİR ÇİĞ BÖREĞİN AÇTIĞI KAPI

Ahmet Kemal dedemin savaş yıllarından kalan hatıralarından biri ise insanın okurken bile “Bu kadarı da olur mu?” diyeceği türdendir.

Birliğinden Bursa’ya gitmek üzere izin alır. Günlerdir yürümektedir. Yanındaki azığı tükenmiştir. Bir köyün yakınından geçerken çiğ börek kokusu gelir burnuna. Üstelik en sevdiği yiyecektir.

Kokunun geldiği eve yönelir. Bahçede çamaşır asan kadına asker olduğunu, memleketine gittiğini ve aç kaldığını söyler.

Kadın onu içeri davet eder. Önüne birkaç parça börek koyacağı sırada kapı çalınır. Bir adam içeri girer.

Dedemi görünce şaşırır.

Kadın açıklama yapar:

“Asker, memleketine gidiyormuş. Tanrı misafiri.”

Adam kısa keser:

“Peki, çabuk ye ve oyalanma.”

Ahmet Kemal daha lokmasını bitiremeden kapı yeniden açılır.

Bu kez içeri silahlı bir adam girer.

“Yere yatın!”

Sonra dedeme döner:

“Sen kimsin?”

“Ben askerim. Memleketime gidiyorum. Acıkmıştım, bir lokma yiyecek istemiştim…”

Silahlı adam ona inanır. Fakat diğer adama silahını doğrultup öldürür. Meğer öldürdüğü kişi karısına musallat olan biriymiş. Sonrasında Ahmet Kemal’den yardım ister. Birlikte cesedi dışarı çıkarır, bir çukur kazıp gömerler. Ve adam sonunda dedeme döner:

“Hadi, artık gidebilirsin.”

Her şey birkaç saat içinde olup biter. Bir asker memleketine dönerken sadece karnını doyurmak istemiştir. Hayat ise önüne bambaşka bir hikâye koymuştur.

SAVAŞTAN TEZGÂHA

Ahmet Kemal Erbi de Cumhuriyet döneminde ticarete atılır. Marangozluktan mobilyacılığa geçer ve Sipahi Pazarı’nda bir mağaza açar. Cumhuriyet döneminin ilk önemli dokumacılarındandır, yanında çok sayıda sanayici yetişir. Tekstil ticaretinde ilerler ve 1936’da düzenlenen İzmir Enternasyonal Fuarı’na kendi ürünleri ile katılır. Dokuduğu mendillerden birkaçını yadigâr olarak saklıyoruz. Ticarette ilerlerken fakir fukaranın “Hacı Babası” olur. Yıllar sonra gazeteci merhum Necati Akgün ile sohbet ederken bana şöyle demişti:

“Orhan biliyor musun, ben okurken yaz aylarında Ahmet Kemal dedenin Sipahi Pazarı’ndaki mobilya mağazasında çıraklık yaptım.”

İnsan bazen ailesinin geçmişini kendi hatıralarından değil, başkalarının hatıralarından da öğreniyor.

İKİ DEDEMİN SON NEFESİ

1968 yılı…

Bursa Erkek Lisesi’nde öğrenciyim.

Hayatım boyunca “Hastayım” diyerek okuldan izin almışlığım yok. Ama o gün ikinci ve üçüncü ders arasındaki teneffüste içime tarif edemediğim bir ağırlık çöküyor. Müdür yardımcılarının odasına gidiyorum.

“İzin verir misiniz, eve gitmek istiyorum?”

“Hasta mısın?”

“Bilmiyorum ama kendimi iyi hissetmiyorum…”

İzin kâğıdını alıp eve dönüyorum.

Kapıdan içeri girdiğimde Ahmet Kemal dedem yatakta… Başucunda anneannem, annem ve akrabamız olan Doktor İbrahim Yeşilipek...

Dedem yorgun. Konuşamıyor.

Yanına yaklaşıyorum. Omzuna dokunuyorum. Ve birkaç dakika sonra ruhunu teslim ediyor. Henüz 14 yaşındayım. Hayatımda ilk kez bir insanın son nefesine şahit oluyorum.

Aradan beş yıl geçiyor. Bu defa gece evde ders çalışırken aynı tarifsiz sıkıntı…

Duramıyorum.

“Orhan Camii tarafına biraz hava alacağım” diyerek evden çıkıyorum.

Atatürk Caddesi’ni adımlarken Çekirge yönüne giden bir belediye otobüsü geliyor. Biniyorum.

Çekirge’ye kadar gitmişken halamın eşi Ethem Uğurtuğ’un Yıldız Oteli’ne uğruyorum.

Orada öğreniyorum:

İsmail dedem rahatsızlanmış.

Koşarak evine gidiyorum. Başucunda yine Dr. İbrahim Yeşilipek, babaannem, halam ve Hüsnü Piliçer…

Ne yaptığımı tam bilmeden dedemin göğsüne masaj yapmaya başlıyorum.

Üç beş dakika sonra…

İsmail dedem de uçup gidiyor. Hayatımda şahit olduğum ikinci ölüm de diğer dedem oluyor.

İKİSİ DE 78 YAŞINDAYDI

Biri İzmir’e, diğeri Bursa’ya giren iki yiğit…

Yıllarca askerlik yapan, yokluk gören, açlıkla sınanan, ölümün kıyısından geçen iki vatan evladı. İkisi de savaş meydanlarından sağ çıkmıştı. Ve ikisi de 78 yaşında hayata veda etti. Bugün geriye dönüp baktığımda onların hikâyesinin yalnız bizim ailemize ait olmadığını daha iyi anlıyorum. Çünkü benim anlattıklarım, Anadolu’nun milyonlarca hikâyesinden yalnızca ikisi.

Her evin bir İsmail’i vardı belki. Her mahallenin bir Ahmet Kemal’i…

Kiminin adı bir mezar taşında kaldı, kimininki bir dükkânda, bir camide, eski bir fotoğrafta ya da torunlarının hafızasında…

Bazılarının adı ise hiçbir yere yazılmadı. Ama onların yaşadıkları olmasaydı bizim bugün yaşadıklarımız da olmayacaktı. İşte bu yüzden geçmişi hatırlamak yalnızca tarih bilmek değildir; vefa borcudur.

1922 Eylül’ünde bu vatanın kurtuluşu için mücadele eden, bize üzerinde özgürce yaşayabileceğimiz bir ülke bırakan bütün şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Mekânları cennet olsun.

Dip not:

Ahmet Kemal Erbi’nin çocukları; Meliha Sarpkan, Melek Efe. Torunları: Nural Ünen, Ünal Sarpkan, Ahmet Cemal Sarpkan, Ali Kemal Efe, Osman Cemal Efe, Mehmet Orhan Efe.

Cebeci İsmail Efe’nin çocukları; Düriye Uğurtuğ, Mehmet Efe. Torunları; Alev Özsan, Sönmez Uğurtuğ, Işık Uğurtuğ, Ali Kemal Efe, Osman Cemal Efe, Mehmet Orhan Efe.