Emir Sultan’ın evliliği ve Molla Fenâri’nin mektubu

Emir Sultan, Yıldırım Bayezid’in kızı Hundi Hatun ile nasıl evlendi. Sonrasında neler yaşandı. Kaynakları tarayan Ömer Faruk Dinçel, Bursa tarihi açısından önem taşıyan bu evliliği tüm ayrıntılarıyla Şehrengiz sayfalarına taşıdı.

Haber Giriş Tarihi: 20.01.2026 13:58
Haber Güncellenme Tarihi: 20.01.2026 13:58

Ömer Faruk DİNÇEL/Tarih Öğretmeni, Araştırmacı-Yazar

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminin (1302-1453) büyük alimlerinden olan Emir Sultan, Yıldırım Bâyezid döneminde Bursa’da yaşamıştır. Asıl adı Şeyh Şemseddin Muhammed bin Ali el-Hüseynî Buharî olup soyu, Peygamber efendimize dayanır. Buhara'da doğan ve Seyyid olan Emir Buhari, Hac vazifesini yaptıktan sonra gördüğü bir rüya üzerine Bursa’ya gelip yerleşmiş, Yıldırım Bâyezid’in damadı olduktan sonra da kendisine “Emir Sultan” denilmiştir.

Menâkıbnâmeler, evliyaların, dervişlerin, Anadolu’nun değişik bölgelerinde tekke ve zaviye şeyhlerinin hayatlarını ve sıra dışı hallerini anlatan eserlerdir. Bu bağlamda Emir Sultan, hakkında en fazla menâkıbnâme yazılan mutasavvıflardandır. Bunlar arasında Yahya bin Bahşî, Mustafa Müdâmî, Bursalı Şevkî, Nimetullah, Hüsameddin Bursevî, Hacı Kasımoğlu Zeynelabidin, Baldırzâde ve Manisalı Senâyî’nin menakıbnâmeleri önemlidir. Emir Sultan hakkında yazılan ilk menâkıbnâme,
Yahyâ
bin Bahşî’nin
1526 yılında kaleme aldığı “Menâkıbu’l-Cevâhir” adlı eseri olup,
diğerlerine
kaynak
teşkil etmiştir.

Bu yazıda, kaynaklardan yola çıkarak Emir Sultan’ın Yıldırım Bayezid’in kızı Hundi Hatun ile olan evliliği ve sonrasında meydana gelen hadiseler değerlendirilmiştir.

EMİR SULTAN’IN BURSA’YA GELİŞİ

Menakıbnâme yazarlarına göre Muhammed Buharî (Emir Sultan) Medine’den Bursa’ya doğru dervişleriyle birlikte (içlerinde Edhemî dervişlerinin de bulunduğu bir heyetle) yola çıktı. Hamid-eli ve Karaman’a uğradı. Yolda kendilerine üç kandil eşlik etti. Bursa’ya gelirken yolda çeşitli kerametler gösterdi. Muhammed Buhari ve beraberindekiler, Kütahya civarında Porsuk nehrinin kenarından geçip İnegöl’e geldiler. Kadimî (Hüseyinhisarı/Akıncılar) adlı köyde durdular. Ormanın içinden bir yol geçiyordu ve bu yol üzerinde büyük bir karaağaç vardı. Muhammed Buhari, asasıyla bu ağaca vurdu ve ağaçtan yağ şeklinde bir su çıktı. Zamanla bu suyun halk tarafından birçok hastalığa ve maraza iyi geldiğine inanılmaya başlandı. Bu ağacın kabuğundan tütsü yapıldı ve birçok hastalığın tedavisinde kullanıldı.

Emir Sultan adıyla anılacak olan Muhammed Buharî, manevi bir işaret ve istikamet üzere üç kandili takip ederek Medine’den Bursa’ya gelmişti. Kandiller şimdiki türbenin bulunduğu yerde söndüler. Bursalı Şevki’ye göre konakladığı yer: Pınarbaşı’nda üç servilerin dibindeki Lala (Laʽl) Paşa’nın (Bahşî’de Laʽli Pa’nın) türbesinin yanında veya türbe içinde savmaa denilen bir tekke ve ibadet yeriydi. Hüsameddin, Nimetullah ve Baldırzâde’ye göre bir müddet Gökdere’nin başında üç servi ağacı civarında, bir mağarada (savmaa) konakladı. Pınarbaşı’nda bulunduğu yeri bir nur sardı. Şevkî’ye göre uzaktan bu nuru görenler, şeyhin gelişini işaret olarak görüp geldiler ve Muhammed Buharî’nin elini öptüler. Bursa’nın azizleri Pınarbaşı’nda nurdan bir sütun gördüler. Bu haber kısa sürede şehre yayıldı. Kadın erkek birçok kişi onun duasını almak üzere yanına geldi. Bursa’nın faziletli insanları toplanıp şehre gelen bu mübarek azizin böyle tenha bir yerde oturmasına razı olmadılar. Aralarında konuştular. İçlerinde Hacı Dede adında bir zat vardı. Muhammed Buharî’nin daima yanına gider; onunla sohbet ederdi. Bu zat “Benim Hisar içinde Manastır Mahallesi’nde burçlar üzerinde bir evim var, ben o hanemi bu azize bağışladım” dedi. Muhammed Buharî’ye gidip durumu anlattılar ve kabul etmelerini söylediler. Bu azizin sohbet halkasına müdavim olan ve ona muhabbet besleyen insanlar vardı. Bunlar kırk kişiydiler. Muhammed Buharî, bunlara dua etti. İçlerinden Zakir Ali, Hoca Nebi ve Ece Baba adlarındaki üç zat, bu mübareğin kapıcıları-hizmetçisi oldular.

MOLLA FENÂRİ’DEN İCAZET ALMASI

Muhammed Buharî, Bursa’ya Yıldırım Bayezid döneminde gelmişti. Osmanlı Devleti’nin ilk resmi Şeyhülislamı ve devrin büyük din alimlerinden olan Molla Fenâri’den (Şemseddin Muhammed bin Hamza) Sadreddin Konevî’nin “Miftahül gayb” adlı eserini okudu ve ondan icazet aldı. Bu eserin bir nüshasına bizzat Molla Fenâri, Muhammed Buharî için kendi eliyle icazet yazdı.

EVLİLİĞİ

Yahya bin Bahşî, “Menâkıb-ı Cevâhir” adlı eserinde yazdığı gibi Muhammed Buharî, Bursa’ya geldiği zaman Yıldırım Bâyezid, Balkanlarda Macarlar ve Bulgarlarla savaşıyordu. Kızı Hundi Fâtıma Hatun (Hundi Sultan / Hatun Ana) ise Bursa’da Bey Sarayı’nda idi. Bu kız çok dindardı. Bir gece rüyasında koynuna güneşin girdiğini gördü. Rüyasını tabir ettirdi. Tabire göre kendisine “Peygamber soyundan ve keramet ehlinden velî bir zatla evleneceksiniz.” dendi. Birkaç gün sonra rüyasında Peygamberimizi gördü. Peygamberimiz de ona “Seni oğlum Mehmed Buharî’ye verdim, sakın emrime karşı gelme” dedi. Kız uyandığında sarayın içinin nurla dolduğunu gördü. Rüyasını utancından kimseye söyleyemedi. İkinci gece yine aynı rüyayı gördü. Rüyasında Peygamberimiz O’na “Seyyid Mehmed Buharî ile evlenmesini” söylüyordu. Kız rüyadan uyanınca ‘acaba onun da bundan haberi var mı?’ diye düşündü, Muhammed Buharî’ye bir dâye (çocuk bakıcısı) gönderdi ve “var söyle, bizi cariyeliğe kabul ediyor mu?” dedi. Dâye, Muhammed Buharî’nin yanına gitti. Durumu izâh edince Muhammed Buharî cevap vermedi. Hundi Hatun, tekrar bir dâye daha gönderdi. O yine bir şey söylemedi. Bir dâye daha gönderdi ve üçüncüsünde bu sefer “Hak Teâla arş altında meleklere nikâhımızı kıydırdı, bundan sonra kabul ettik.” dedi. Dâye, saraya gelip müjdeyi verdi. Hundi Hatun, rüyasını ve yaşananları yanındakilere anlattı. Bütün saray erkânı toplandı. Bazı kaynaklara göre kız, Süleyman Bey (Vezir Süleyman Paşa) ile nişanlıydı.

Muhammed Buharî, aracılar gönderip Sultan’ın kızını istedi. Fakat Valide Sultan, kızını yoksul, fakir bir dervişe vermek istemeyip, işi zora sokup, yokuşa sürerek:

-Varın, Muhammed Buharî’ye söyleyin, kırk deve yükü altın getirirse kızımı ona veririm." dedi.

Durum Muhammed Buharî’ye iletildi. O da:

-Sultan Validemiz develeri göndersinler, isteklerini yerine getirelim." deyince sarayı bir telaş kapladı. Bu sırra kimsenin aklı ermedi. Böyle fakir bir dervişin kırk deve yükü altını nasıl vereceğine bir türlü inanamadılar. Sonuçta saraydan kırk deveyi Muhammed Buharî'ye gönderdiler. O da devecilerle birlikte Nilüfer Çayı'nın kenarına gitti. Develeri getirenlere:

-Heybeleri doldurun, sizler de istediğiniz kadar alın. Aldığınız altın olsun." dedi.

Kimisi şüphe ederek bir şey almadı. Kimisi de heybeleri ve keselerini doldurdular. Bazıları da bunlardan ne olur diyerek kendileri için aldıklarını yolda boşalttılar. Kırk deveden oluşan kervan saraya girince, Muhammed Buharî:

-Boşaltın istediğiniz altın olsun." dedi. Heybeler boşaltılınca hepsi altın oldu. Kimi almadığı, kimisi de aldığını yolda döktüğü için çok pişman oldu. Heybesini boşaltmayan bir deveci ise, rivayetlere göre altınlarıyla Deveciler Mezarlığı’nın olduğu yeri satın alıp mezarlık yaptırdı ve sonrasında buraya Deveciler Mezarlığı adı verildi. Muhammed Buharî ile Hundi Fâtıma Sultan'ın evlenmelerine karar verildi fakat bu sefer kimse onların nikâhını kıymaya cesaret edemedi. Nihayetinde Muhammed Buharî’nin sevenlerinden Molla Ali Rûmî (Aliyyi Rumi) adında bir zat, bu nikâhı kıydı.

Hundi Fâtıma Sultan, kendi el işlemesi gömlek ve çamaşırları Harem Ağası ile Muhammed Buharî'ye gönderdi. Bohça geldiği zaman O, bir odada mangal yakmış, talebeleri ile sohbet etmekte idi. Harem Ağası "Valide Sultan'dan." diyerek, bohçayı Muhammed Buharî’ye verdi. O da bohçayı açıp içinden bir mendil aldı. Mendilin içine birkaç köz parçası koyup, mendili kapadı, Harem Ağası'na: "Valide Sultan'a selâm söyleyiniz, kabul etmelerini arz ederim." dedi. Harem Ağası, hediyeyi Valide Sultan'a teslim etti, mendilin içinden elmas parçaları çıkmıştı. Bazı kişiler Bursa’da meydana gelen bu gelişmeleri Edirne Sarayı’nda bulunan Yıldırım Bayezid’e hemen haber verdiler. Padişaha “Kızınız şöyle hakir ve zelil bir kimseye vardı!” diye haber uçurdular. Nikâh haberi Edirne'ye ulaşınca Yıldırım Bâyezid, yanına kırk seçkin silahşor kapıkulu askerini verdiği Vezir Süleyman Paşa’yı (Süleyman Bey), alanı da vereni de, bu işe kalkışanı da öldürmesi için Bursa'ya gönderdi. Vezir Süleyman Paşa, kırk seçkin ve diğer kapıkulu askeriyle birlikte Bursa’ya geldi. Bunlar Bursa’ya yakın Kuruçay adı verilen yerde durdular. Süleyman Paşa, bu kırk askere “Varın kimse duymadan Muhammed Buharî ile padişahın kızını katledin, sonrasında ben gelip bu işe kalkışanları katledeceğim” dedi. Kırk silahşor kapıkulu askeri, Kaplıca Kapısı tarafından Bursa Hisarı’na girdiler. Muhammed Buharî’nin Hisar’daki evine girmek için hücum ettiler. Bu arada olan biteni duyan halk ise temaşâya çıkmıştı. Bir anda gökyüzünde yeşil oklar belirdi ve seyre çıkanları helâk etti. Bir kadın “Benim oğlancıklarım sadece gezmeye çıktılar, size bir suikasdları yoktur, onlara kıymayın” deyince Muhammed Buharî “Onlar bizi temaşâya çıkmışlar, Hak Teâla bir hal versin ki âlem onları temaşâ eylesin” dedi. Kadının oğulları derhal kaskatı kesilerek kadid oldular. Padişahın gönderdiği çavuşlar da eve geldiler. Dervişler, Muhammed Buharî’ye “Sultanım sizi saklayalım.” dediler. O ise aldırış etmedi. Çavuşlar içeriye girince Muhammed Buharî eliyle bir işaret yaptı ve derhal hepsi kadid oldular. Yani kuruyup iskelete dönüştüler. Nimetullah’ta verilen bilgiye göre Bursa’da bunların mezarlarına “Kadidler” adı verildi.

Bu hadiselerden dolayı Hundi Hatun çok korktu ve titremeye başladı. Muhammed Buharî “Lâ tehaf ve la tahzen, innallahe meâna (Korkma ve üzülme, Allah bizimledir), ne korkuyorsun? Şu kırbanın içindeki yayı al, bir ok çıkar. Gezlenip oku at” dedi. Hundi Hatun, “Ben atamam, korkuyorum.” diye cevap verince Muhammed Buharî ısrar etti, “İn kânet illa sayhaten vahideten feizahüm hâmidün” ayeti kerimesini okudu ve oku almasını söyledi. Bunun üzerine Hundi Hatun, pencereden yayı çekerek oku attı. Kırk yeşil yelekli (yülekli: üç tüy parçalı) ok fırlayarak eve hücum eden kırk askeri öldürdü. Durumu öğrenen Süleyman Paşa ve yanındaki askerleri harekete geçtiler. Süleyman Paşa ve adamları geldiler. Fakat askerleri yaylarını geremediler, kılıçlarını kınlarından çıkaramadılar. Süleyman Paşa bunun üzerine atını sürdü. Fakat bir anda atından yere düştü. Kapı ağaları ve beyleri yanına geldiler. Süleyman Paşa onlara “Meded yetişin şeyh hazretleri bana kıymasın, kötü niyetimden dolayı tevbe ediyorum.” dedi. Bu arada bütün bunlar olurken Muhammed Buharî, kendi kendine “Bir kere neyledin, kıydın mı Hamza!” dedi. Edremit taraflarında Hamza Dede derler bir derviş vardı. Bostan kazarken şeyhinin başına gelen duruma vâkıf oldu. Attığı kudret çapası, Bursa’da Muhammed Buharî’yi öldürmeye niyet eden Süleyman Paşa’nın yüreğine vurdu. Süleyman Paşa attan düştü ve “Yetişin bana kıymayın” diye bağırdı. Muhammed Buharî “Diğer Rum erenlerini menettik amma Edremit’teki Hamza’yı menedemedik.” dedi. Yaralanan Süleyman Paşa’yı bir çadıra götürdüler ve orada vefat etti. (Şevki’ye göre: Süleyman Paşa’nın mezarı Yıldırım Bâyezid türbesinin altında şehitler ortasında bir kubbe altındadır. Şevki, varak 27b.). Hundi Hatun “Yayı neden siz atmadınız?” diye sorunca Muhammed Buharî “Eğer ben atmış olsaydım Osman’ın nesli (Osmanlı soyu) kesilirdi” dedi. (Yahya, varak 76,77; Şevki, varak 23-27)

Bursa’da tüm bu hadiseler yaşanırken Yıldırım Bâyezid, Edirne’de durumu öğrenince “Yakında Karaman’a sefer edeceğiz. O zaman işlerini biz görürüz.” dedi. Bunun üzerine dönemin Bursa kadısı olan Molla Fenâri, durumu izâh ve teskin etmek maksadıyla padişaha bir mektup yazdı.

SÜLEYMAN BEY KİMDİR?

Menakıbnâme yazarlarına göre Süleyman Bey ve adamları, Muhammed Buharî ile Hundi Hatun’u yakalamak ve öldürmek kastıyla geldiklerinde Muhammed Buharî “Kıymayın babam, vurmayın babam” diyerek Rum erenleriyle gıyaben konuşmuş fakat tam bu esnada “Hay Sarı Yusuf’um kıydın!” demiş. Edremid havalisinde tarlasında bostan kazmakla meşgul olan Derviş Hamza Dede (Bazı kaynaklarda ise Sarı Sinan) bu hadise kendisine malum olunca “benim şeyhime suizan edip gelirsin, senin hakkından geliriz biz.” diyerek elindeki kazmayı fırlatmış ve kazma Bursa’da Süleyman Bey’in böğrüne vurmuş. Süleyman Bey atından düşmüş. Yanındaki beyler yanına gelince Süleyman Bey durumu anlayarak “Meded yetişin, şeyh bana kıymasın, suizannım için tevbe edeyim.” demiş. Fakat Süleyman Bey’i otağına götürdüklerinde çatlayıp ölmüş. Muhammed Buharî, “Babam, diğer Rum erenlerini men eyledik amma Edremid’de Sarı Yusuf’u menedemedik.” demiş.

Menakıbnâmelerde yazıldığı üzere Edirne’den Bursa’ya Muhammed Buharî’yi ve Hundi Hatun’u öldürmeye gelen vezirin, komutanın veya beyin adı Süleyman’dır.

Yahya bin Bahşî, Menakıbü’l-Cevâhir adlı eserinde “Andan bu haber Süleyman Beg’e ve Sultan Çelebí’ye vasıl olucak, didiler kim “An karibü’z-zaman biz Karaman diyarına sefer iderüz ol vakt bi’z-zat kendümüz varavuz.” diyüb feragat eylediler. Andan bir zaman soñra sefer idüb gelüb Burusa kurbine asker ile karar idücek pes Süleyman Beg bir niçe begler birle hücum idüb yürüdüler. Ta kim Hazreti Emír’i ve Hatun Ana’yı habs idüb getüreler.” (Bahşî, 10a,10b) şeklinde yazdığı bu metinden Süleyman Bey’in kim olduğu bilgisi net değildir fakat Süleyman Bey’in Yıldırım Bâyezid’in oğlu olması mümkün değildir. Zira Hundi Hatun’un Muhammed Buharî (Emir Sultan) ile olan evliliği 1390/1391 yılına tekabül eder. Halbuki Süleyman Çelebi, Fetret devrindeki taht kavgaları sırasında Edirne’de padişahlığını ilan etmiş, Musa Çelebi'nin Edirne'ye girmek üzere olduğunu duyunca, Konstantinopolis’e kaçmak üzere harekete geçmiş ve yolda kendisini tanıyan Döğenciler (Düğüncülü/Alpullu) köylüleri tarafından 1411 yılında öldürülmüştür. Sonrasında ise Musa Çelebi, ağabeyi Süleyman Çelebi'yi öldürenlerin köyünü tamamen ateşe vermiş köylüleri cezalandırmıştır. Süleyman Çelebi’nin mezarı, Bursa’da Çekirge’de Birinci Murad Hüdâvendigâr Türbesi içindedir.

MOLLA FENÂRİ’NİN PAHİŞAHA YAZDIĞI MEKTUP

Padişahın Muhammed Buharî (Emir Sultan) ve kızı Hundi Hatun'ın öldürülmesi için Bursa'ya asker gönderdiğini öğrenen Bursa kadısı Molla Fenâri, Edirne Sarayı’nda bulunan Yıldırım Bâyezid’e hitaben bir mektup yazar. Bu mektup suretine yer veren ilk eser, Kefeli Mustafa Müdâmî’nin Müdâmî Divanı’dır. Bu divan, evlilik olayını anlatmasa da mektuba yer vermesi açısından önemlidir. Müdâmî, Emir Sultan’a bağlı Şeyh Süleyman’ın müridlerindendir. Divan’ını Hicri 947 / Miladi 1540 senesinin rebiülevvel ayında yazmıştır.

Müdâmî Divanı’nın bu nüshasında yer aldığı şekliyle mektupta önce Hz. İsa’nın dine davet için gönderdiği üç elçisini öldüren Antakyalıların Cebrail’in bir çığlığıyla topluca ölüp helak olmalarını hatırlatan Molla Fenârî, gönderdiği askerlerin de bunlar gibi Emir Sultan’ın okuduğu “in kânet illâ sayhaten vâhideten feiźâ hüm hâmidūn” (Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler. Yasin sûresi/29) ayetiyle oldukları yerde can verdiklerini, şehrin ileri gelenleriyle birlikte cenazeleri kaldırdıklarını, ölümünü emrettiği kişinin Hz. Peygamber’in soyundan geldiğini, keramet sahibi veli bir kişi olduğunu, böyle birini damad edinerek Hz. Peygamber ile dünür olduğunu yazar. Mektup, Hüsâmeddîn Bursevî'nin “Menâkıb-ı Emir Sultân” ve Maksud Hulusi Efendi’nin “Şerh-i ebyat” adlı eserlerinde de yer almıştır.

Hüsâmeddîn Bursevî'nin Vatikan Kütüphanesi Turc 302’de yer alan “Menâkıb-ı Emir Sultân” adlı eserinde yer alan mektubun okunuşu şöyledir:

“İnnehü min Süleymâne ve innehü bismillahirrahmanirrahím. Emma baad men ez’afi’l-ibadi ila hafızi’l-biladi (Şevkî’de: emma men ezʽafe’l-ıbâd, ila hâfızü’l-bilâd şeklinde) es-sultan bin es-sultan mefhari âl-i Osman ebu’l mücahidin nasırı’l-İslam ve’l-müslimin, meddallahi tul –i hayatun ve kesirü’l-evladun müteselsilen ila yevmi’d-din şöyle malum-ı şerif ola ki padişahı âlempenâh bizim resulümüz Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinden mukaddem hazreti İsa Aleyhisselam eshabından üç peygamberi Antakiye kavmi tekzib idüb katl itdiklerinden sonra birinci gün ve üçüncü gün bir rivayetde katl idüb seviniş sevinişi evlü evlerine geldikleri saatde Hazreti Cebrail aleyhisselam bir sayha ile cemisini helak idüb ne dünya ve ne ahiret hâsıl oldı el ıyâzü billâhi min zâlik imdi bu emr-i azim içün bizim dahi padişahı alem-penahdan rica ve temennâmız budur ki dünkü gün katline emir eyledüğünüz kimesne al-i resulden bir azizdir ki Rum iklimine bunculayın âl-i resulden bir kimesne kadem basmış değildür. Buhara’dan say idüb beğlerle ve pişekler (Şevkî’de: Beğler ve pişkeşler) gönderüb bunculayın bir sahihü’n-neseb kimesne getürde bile idünüz zehi saadeti sermediyye ki zahiren ve batınen size müyesser olmuşdur ki Sultanı enbiya sallallahü aleyhi ve sellem hazretleri ile dünür oldunuz, Dünya ve ahiretinüz yevmen fe yevmen dahi ziyade ola ve hem bu güveyünüz olan kimesne Suştan enbiya sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinün ulema-i ümmeti keenbiyai beni İsrail makulesinden ad olunanlardandur, hususan bunlar nesl-i resul ola ve dahi hem biz bunlardan gördüğümüz asarı hazreti resuldan sonra kimesneden nakil olunmaz zira ki dünki gün sayha-i vahide ile yani kıraat “in kânet illa sayhaten veahideten feizahüm hamidün” dimeleri ile kırk nefer kulunuz teslim-i ruh idüb ayan şehir ile varub namazların kılub defn eyledük. Şöyle ki bir dahi tecavüz oluna eshabı karyeye vaki olan maʽna bizim şehrimize dahi olacağına şübhenüz olmasun. Bâki emri fermân saadetli padişahı âlem-penâhındur.”

TDV İslam Ansiklopedisi’nin “Emir Sultan” maddesini yazan Hüseyin Algül ve Nihat Azamat “Molla Fenârî’yi Emîr Sultan’ın kerametine şahit göstermek isteyen bu mektubun tarihî bir vesika olma ihtimalini zayıf bulduklarını, Mecdî ve Belîğ’i kaynak gösterip, padişahın çok sevip saydığı Emir Sultan’la kızını kendi rızâsıyla evlendirdiğini, doğrusunun da bu olması gerektiğini” belirtirler. Yıldırım Bayezid bu mektubu okuyunca pişman olur. Bursa’ya gelir ve Emir Sultan’ın ellerini öperek af diler.

KADİDLER MEZARLIĞI

Edirne Sarayında bulunan Yıldırım Bâyezid Han, Bursa’da izni ve haberi olmadan evlendiklerinden dolayı kızı ve damadı Muhammed Buharî’yi (Emir Sultan) öldürmek üzere Süleyman Paşa ve askerlerini Bursa’ya gönderir. Muhammed Buharî, eşiyle birlikte canlarına kast eden bu kişilere karşı “in kânet illâ sayhaten vâhideten feiźâ hüm hâmidūn (Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler. Yasin sûresi/29) ayetini okur ve bu askerler orada kaskatı kesilip, eriyip kuruyup, iskelet gibi kalıp can verirler. Şehrin ileri gelenleri bu ölenlerin cenaze namazlarını kılıp bugünkü Yıldırım Bâyezid Caminin altı tarafındaki mezarlığa defnederler. Halk arasında buraya Kadidler Mezarlığı adı verilir.

Bursalı Şevki, “Menakıb-ı Emir Sultan” adlı eserinde (Süleymaniye Kütüphanesi, Hasan Hüsnü Paşa no: 831/1, H.1028-Miladi 1628 nüshası) bu konuyla ilgili şu bilgiyi verir: “Râvi eydür kim: Yıldırım Bayezid Han’un türbesi altında olan meşhedler ortasında bir kubbe vardur içinde kadidler yatur. Emir Sultan’un gelüp helakine suikasd idüp helak olan anlardur, dirler. Anda yatan Süleyman Paşa’dur, dirler. El uhudetu’r-râvi.”

**************************************

Kaynakça:

1-Abdullah Uğur, Emîr Sultân Menakıbnâmeleri ve Nimetullah’ın Menâkıb-ı Emir Sultân adlı eseri (İnceleme-Metin) Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilimdalı Türk İslam Edebiyatı Bilim Dalı, Yüksek Lisans tezi, İstanbul 2013.

2-Baldırzâde Selîsı̂ Şeyh Mehmed, d. 1650, Ravzatu'l-evliya, Zilka'de ortası 1117 (Şubat/Mart 1706), https://www.digitalcollections.manchester.ac.uk/view/MS-TURKISH-00073/149,

3- Edirneli Mecdi Efendi, Tercüme-i Şakâik-i Numaniye (Hadâiku'ş-şakāik), İBB.Atatürk Kitaplığı, Bel. Osm. B 000253. H.1269 / M. 1853.

4- Hasan Turyan, Geçmişten günümüze halkın muhayyilesinde yaşayan Emir Sultan, Bursa Halk Kültürü, Uludağ Üniversitesi II. Bursa Halk Kültürü Sempozyumu, (20-22 Ekim 2005) Bildiri kitabı, c.2, Bursa 2005.

5- Hatice Liman, Yahyâ Bin Bahşî’nin Menâkıb-ı Emîr Sultân (Menâkıb-ı Cevâhir) Adlı Eseri-İnceleme-Metin, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Bursa 2008.

6- Hayrullah Nedim Efendi, Terceme-i Hâl, Hazreti Emir Sultan kuddise sırrahu’l-mennân, Vilayet Matbaası, H.1307/M. 1889.

7- Hüsâmeddîn Bursevî, Menâkıb-ı Emir Sultân, https://digi.vatlib.it/view/MSS_Vat.turc.302

8- Hüseyin Algül, Nihat Azamat, “Emir Sultan”, TDV. İslam Ansiklopedisi 1995, 11.Cilt, s.146-148.

9- İbrahim bin Ahmed el-Amâsî, Tercüme-i Şakâik-i Nuʽmâniye, Amâsî’nin Şakâ’ik Tercümesi, haz: Gökhan Alp, İstanbul 2021.

10- Maksud Hulusi Efendi (Priştineli), Şerh-i ebyat (1849-1929), İBB.Atatürk Kitaplığı, OE,Yz,1612,06

11-Mustafa Okan Baba, “Menâkıb-ı Emir Sultan (Metin-İnceleme-Gramer-İndeks)”, Doktora tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1991.

12- Nurettin Kahraman,“Menâkıb-ı Emir Sultan (Hüsameddin Bursevî) İnceleme ve Metin” Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimleri Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, 2009.

13- Ömer Güven, Yahyâ bin Bahşî’ye Ait Emîr Sultân Menâkıbnâmesinin İ.Ü. Nadir Eserler Kütüphanesi TY.7 Numarada Kayıtlı Olan Nüshası Üzerine, Karabük Türkoloji Dergisi, Cilt/Sayı: IV, Karabük 2021.

14-Şevkî, Menâkıb-ı Emir Sultan, Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi Yazmaları, no. 4940; Bursalı Şevki, Menâkıb-ı Emir Sultan, Süleymaniye Kütüphanesi, Hasan Hüsnü Paşa no: 831/1, H.1028-M. 1628.

15- Yahyâ bin Bahşî, Menâkıb-ı Cevâhir, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi böl., no:4559; Hacı Mustafaoğlu Yahya, Menâkıb-ı Cevâhir, H.832-M. 1429, İBB. Atatürk Kitaplığı; Menakıbın Atatürk kitaplığındaki başı eksik diğer nüshası H.1006- M.1598 tarihlidir.